Etiket arşivi Yaşlanma

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Geç Kahvaltı Biyolojik Yaşlanma, Depresyon ve Ağız Sağlığı Sorunlarıyla İlişkilidir

Kahvaltı zamanı: Yaşlanmaya yeni bir bakış açısı mı?

Geçmişteki araştırmalar, besleyici bir diyet gibi belirli sağlıklı yaşam alışkanlıklarının insanların daha uzun ve sağlıklı yaşamasına yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Yeni bir araştırma, insanların yemek yedikleri saatlerin, özellikle kahvaltının, ömür uzunluğunu da etkileyebileceğini ortaya koymuştur.

Örneğin, kahvaltıyı günün ilerleyen saatlerinde yapmak, depresyon ve ağız sağlığı sorunlarıyla bağlantılıdır.

Herkes daha uzun yaşamak ister ve tıbbi gelişmeler sayesinde artan yaşam beklentisi sayesinde insanlar hiç olmadığı kadar uzun yaşıyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, bir kişinin yaşam beklentisi 1995’te 64,9 iken 2024’te 73,3’e yükseldi. Dünya çapında 100. yaş gününü kutlayan yüz yaşın üzerindeki kişilerin sayısının 2024’te yaklaşık 722.000’den 2054’te neredeyse 4 milyona çıkması beklenmektedir.

Geçmişteki araştırmalar, besleyici bir diyet uygulamak, sağlıklı bir kiloyu korumak, düzenli egzersiz yapmak, yeterli uyku almak, stresi yönetmek ve aşırı sigara veya alkol tüketmemek gibi belirli sağlıklı yaşam alışkanlıklarının insanların daha uzun ve sağlıklı yaşamasına yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Tıbbın ilerlemesi ile insanların yaşam süresi uzadıkça, yaşam kalitesini korumak giderek daha önemli hale geliyor. Yaşlı yetişkinler, kronik hastalık, fonksiyonel gerileme ve bağımsızlıklarının azalması gibi daha yüksek risklerle karşı karşıyadır. Diyet, uyku ve yaşam tarzı gibi sağlıklı yaşlanmayı destekleyen farmakolojik olmayan fırsatları belirleyen araştırmalar, hastalık yükünü azaltmaya ve ilerleyen yıllarda daha sağlıklı ve daha doyurucu bir yaşam sürmeye yardımcı olabilir.

Krononutrisyon nedir?

Bu çalışma için araştırmacılar, Manchester Üniversitesi’nin Normal Sağlıklı Yaşlılıkta Bilişsel İşlevler Boylamsal Çalışması’na katılan 42 ila 94 yaşları arasındaki yaklaşık 3.000 İngiliz yetişkinin sağlık verilerini analiz etti. Çalışma katılımcılarına yemek zamanlamaları ve sağlık davranışları ile ilgili değerlendirmeler yapıldı ve 20 yıldan fazla bir süre boyunca takip edildi.

Artık daha çok kronobiyoloji olarak bilinen yemek yeme zamanlaması, son zamanlarda metabolizmayı, uykuyu ve genel sağlığı etkileyen önemli bir faktör olarak kabul edilmektedir. Ancak çoğu çalışma, genç yetişkinlere veya gece vardiyasında çalışanlara odaklanmıştır. Yaşlı yetişkinler, sağlık sorunları ve yaşam tarzı değişiklikleri nedeniyle yemek zamanlamasındaki değişikliklerden özellikle etkilenebilir. Şu ana kadar, yaşlı yetişkinlerin yemek zamanlaması ve yemek zamanlamasındaki değişikliklerin uzun vadeli sağlığı nasıl etkilediği hakkında çok az şey biliniyor.

Günün ilerleyen saatlerinde kahvaltı yapmak çeşitli sağlık sorunlarıyla bağlantılı

Çalışmanın sonunda genel olarak yaşlandıkça kahvaltı ve akşam yemeğini günün ilerleyen saatlerinde yeme eğiliminde olduğumuzu ve bunun da bir kişinin gün içinde yemek yediği süreyi kısaltabileceğini ortaya koyduç

Araştırmacılar, kahvaltılarını günün ilerleyen saatlerinde yapan çalışma katılımcılarının sürekli olarak depresyon, yorgunluk ve ağız sağlığı sorunları gibi fiziksel ve zihinsel sağlık sorunlarıyla bağlantılı olduğunu keşfetti.

Çalışmada, bir dizi hastalığın genellikle günün ilerleyen saatlerinde kahvaltı yapmakla bağlantılı olduğu saptandı. Depresyon, anksiyete, yorgunluk veya kötü ağız sağlığı, yaşlı yetişkinlerin daha erken yemek yemesini zorlaştırabilir ve bu da genel yemek zamanlama düzenini, özellikle de kahvaltı zamanını değiştirebilir. Bu, kahvaltıyı geç saatte yapmanın altta yatan sağlık sorunlarının bir göstergesi olabileceğini ve doktorlara ve bakıcılara zamanla sağlığın bozulduğuna dair basit ve ek bir işaret sağlayabileceğini göstermektedir.

Geç kahvaltı yapmak ölüm riskini artırabilir

Ayrıca, bilim adamları günün ilerleyen saatlerinde kahvaltı yapmanın da ölüm riskinin artmasıyla bağlantılı olduğunu keşfettiler.

Geç kahvaltı ile yüksek ölüm riski arasındaki ilişki, yemek zamanlamasının sadece kişisel tercihten daha fazlasını yansıtabileceğini ve biyolojik yaşlanma veya sağlık bozulmasıyla bağlantılı olabileceğini göstermektedir.

Uygulamada, çocuklardan gençlere, sporculardan yetişkinlere ve yaşlılara kadar tüm bireylerin protein ve genel enerji ve besin ihtiyaçlarını karşılamalarına, enerjiyi dengelemelerine ve günlük rutinlerini sabitlemelerine yardımcı olmak için basit ve uygulanabilir bir araç olarak yemek zamanlaması stratejileri konusunda eğitim verilmelidir. Yemek zamanlaması ve yemek bileşimi, sağlık ve genel refahımıza giden yolculuğumuzda birbirini tamamlayan unsurlardır.

Yemek yemek için günün en uygun saati nedir?

Günün ilk öğününü ertelemek, günün geri kalanında toplam kalori, lif ve eşit dağıtılmış protein (kaslar ve ruh hali için çok önemli) hedeflerine ulaşmayı zorlaştırmaktadır. Ayrıca, ilaçların etkinliği de etkilenebilir, bu da ruh halini ve genel sağlık durumunu daha da kötüleştirebilir ve mevcut besin depolarını daha da tüketmeye başlayabilir (zaten eksik değilse). Geç kahvaltı genellikle geç yatma/uyanma saatleri, düzensiz öğünler, daha az aktivite ve daha fazla atıştırma ile birlikte gelir — bu alışkanlıklar, toplumda yaşayan yaşlı yetişkinlerde daha kötü ruh sağlığı sonuçları ve daha yüksek bilişsel bozulma riski ile ilişkilidir.

Özellikle yaşlılar için yemek zamanlaması konusunda;

Güne erken başlayın: Çoğu gün, uyanmanızdan bir ila iki saat sonra kahvaltı yapmayı hedefleyin. Kahvaltı: 7-8, öğle yemeği: 12-13, akşam yemeği: 17-19 gibi basit bir düzen birçok aile ve birey için işe yarar, gerektiğinde atıştırmalıklar tüketin, yaklaşık 10-12 saatlik tutarlı bir uyku ve aç kalma süresi sağlar ve yatmadan iki ila üç saat önce atıştırmalık yemekten kaçınmaya çalışın.
Proteini Önce Alın: Kahvaltıda ~25-30 g protein almayı hedefleyin (örneğin, yoğurt + fındık + çilek; yumurta + fasulye + sebze; protein takviyeli yulaf ezmesi). Proteinleri öğünlere dağıtmak kas fonksiyonlarını, beyin sağlığını, tokluk hissini ve diğer birçok fonksiyonu destekler.
Engelleri Dikkat ve Özenle (ve Destekle) Aşın: Tat veya koku değişiklikleri mi var? Otlar gibi aromatik özellikleri daha belirgin olan yiyecekler yardımcı olabilir, tariflerdeki asitlik veya alkaliniteyi ayarlamak veya tuz, şeker ve yağ miktarını ayarlamak da bu gözlemlerin bazılarını gidermeye yardımcı olabilir. Çiğneme sorunu mu var? Yiyecekleri yumuşak dokulara (örneğin, elma püresi yerine çıtır çıtır bir bütün elma) veya daha küçük, daha sık porsiyonlara uyarlamak sorunu çözebilir.
Erken ve düzenli beslenin: Protein açısından zengin bir kahvaltı, dengeli bir öğle yemeği ve hafif, zamanında bir akşam yemeği, aralarda sıvı alımı.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

OKSİDATİF STRES VE YAŞLANMA

Yaşlanma, strese uyum cevabında azalmaya yol açan ve yaşla ilişkili hastalıkların riskinin arttığı, fonksiyonlarda ilerleyici ve yaygın bir bozukluk olarak tanımlanabilir. Yaşlanan bireyin dışarıdan gelen uyarılara karşı organ ve sistemlerin dengesini koruması giderek zorlaşır. Yaşam boyunca pek çok süreç değişik düzeyde fizyolojik ve patolojik hasara yol açarak yaşlanmaya katkıda bulunur. Yaşlanma ile ilgili 1990 yılında yapılmış bir derlemede 300’den fazla teorinin bulunduğu belirtilmiştir.  Bu konudaki bilgi birikimi her geçen gün artmaktadır. Hemen her yaşlanma modeli, yaşlanma ile ilgili tek bir mekanizmaya odaklansa da, yaşlanma oldukça karmaşık bir olay olduğundan tek bir mekanizma ile açıklanması mümkün gözükmemektedir. Burada çağımızda da artık birçok kronik hastalığın patogenezinde yer alan oksidatif stres ve yaşlılık ilişkisine bakacağız.

Oksidatif Stres (Serbest Radikal Teorileri):

Günümüzde en çok rağbet gören yaşlanma teorilerinden biridir. Oksidan maddeler olan reaktif oksijen ürünleri (ROÜ) ve reaktif nitrojen ürünleri (RNÜ), birincil olarak mitokondrilerde üretilirler. Bu oksidan maddeler hücrelerde oksidatif hasara neden olur.  Oksidan maddeler, hem yaşlılıkla ilişkili dejeneratif hastalıkların (Alzheimer hastalığı ve ateroskleroz gibi) patogenezinde, hem de doku atrofisi gibi yaşlılık sürecinin sonucu olan durumlarda önemli rol oynarlar. Bununla birlikte ROÜ ve RNÜ, büyüme, apoptoz ve nörotransmisyonda görevli sinyal molekülleri olarak da fizyolojik görevler üstlenmektedirler.

Yaşlanma ile birlikte oksidan maddelerin miktarı artar ve oluşturacakları hasarı engellemeye çalışan antioksidan sistemler yetersiz kalır. Yaşlılıktaki temel sorunun, hem faydalı hem de zararlı etkileri olan oksidan madde regülasyonunun yaşlanma ile birlikte bozulması olduğu düşünülmektedir. Sonuçta oksidatif değişiklikler daha çok yenilenme kabiliyeti olmayan nöronlar ve kardiyak miyositlerde görülmektedir. Bunun nedeni bu hücrelerin oksidan hasarı hücre bölünmesi yoluyla azaltamamaları olabilir.

Oksidan maddelerin iki ana kaynağı vardır:

-Birincil kaynak olan mitokondrilerde elektron transport zincirinde ROÜ; nitrik oksit sentetaz reaksiyonu ile de RNÜ üretilir.

-Yaşlanma ile birlikte mitokondriyal makromoleküllerde oluşan oksidatif hasar nedeniyle disfonksiyonel mitokondriler birikir.

Mitokondri dışı oksidan madde kaynakları arasında fenton reaksiyonu, mikrozomal sitokrom p450 enzimleri, fagositoz yapan hücrelerin respiratuar saldırısı ve peroksizomal β-oksidasyon sayılabilir.

Bu yollarla üretilen oksidan maddelerin yaşlılıkla ilgili bazı hastalık ve durumlarda özgül rolleri olabilir. Örneğin, ilaç metabolizmasında görevli olan sitokrom p450 enzimleri yaşlanma ile birlikte azalır. Bu da ilaç reaksiyonları ve toksisitelerinin yaşlılıkta daha sık görülmesinden sorumlu olabilir.

Yaşlanma ile ilişkili oksidatif streste en kritik hedeflerden biri de DNA’dır. Bir taraftan DNA bazları ROÜ tarafından modifiye edilirken, diğer taraftan DNA tamir enzimleri bu lezyonları tamir etmeye çalışırlar. Ancak tamir edilemeyen lezyonlar yaşla birlikte birikirler. Yaşlanma ile birlikte mitokondriyal DNA’da (mtDNA) görülen oksidasyon, nükleer DNA’dakine göre çok daha ön plandadır. Bunun ana nedenleri mtDNA’nın nükleer DNA gibi histonlar tarafından korunmaması ve oksidan maddelerin temel üretim yerinin mitokondri olmasıdır. Bu mtDNA’da mutasyonların daha sık oluşmasına yol açar. mtDNA respiratuar zincirin proteinlerini kodladığından, mtDNA mutasyonu sonucunda elektron transferinde azalma olduğunda ROÜ üretimi artar ve böylece kısır bir döngü oluşur. Memelilerde mitokondriyal peroksit üretimi ile yaşam süresi arasında ters orantı olduğu tespit edilmiştir. Yaşlı farelerin fibroblastlarından mitokondri izole edilerek genç farelerin hücrelerine enjekte edildiğinde hızlı bir yaşlılık sürecinin ortaya çıktığı gözlemlenmiştir.

Mitokondrilerin oksidan madde üretimlerinin ölçülmesi teknik olarak oldukça zordur. Günümüzde bunun yerine oksidatif stresin biyolojik belirteçlerinin kullanılması tercih edilmektedir. Örneğin, yaşlılıkla ilişkili bazı hastalıkların patogenezinde önemli olan lipid peroksidasyonu, ekspire edilen havadaki etan ve pentan gibi biyolojik belirteçlerle tayin edilebilir. Ayrıca mitokondriyal gen ürünlerinden biri olan 16S rRNA oksidatif strese karşı çok hassastır. Yaşlanma ile birlikte 16S rRNA ekspresyonu yaşam süresi ile doğru orantılı olarak azalır. Bu nedenle, 16S rRNA da hücresel yaşlanmanın biyolojik belirteçlerinden biri olarak kullanılabilir.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Anti-Aging

Cildimiz çevresel unsurlara sürekli maruz kaldığı için daima bir onarma ve yenilenme süreci içerisindedir. Özellikle günümüzde o kadar toksik etkenlere maruz kalıyoruz ki farkında bile değiliz. Zamanla cilt susuz kalır, kolajen ve elastin parçalanır ve hücre yenilenmesi yavaşlar. Doğal oluşumlu bitkisel ürünlerin yaşlanma karşıtı güçlerinden faydalanarak cildinizi besleyip ona ihtiyaç duyduğu nemi kazandırarak ve cilt hücrelerinin yenilenmesini hızlandırarak daha aydınlık, daha genç bir görünüm sağlamak için en son bilimsel gelişmeler ışığında bunları kullanabiliriz.

BİTKİ KÖK HÜCRELERİ Yüzlerce yıldır ekinler, sadece daha yüksek verim sağladığı için değil aynı zamanda daha uzun süre depolanabilme özellikleri için tercih edilmiştir. Kolay bozulan yiyeceklerin korunmasına olanak sağlayan teknoloji henüz geliştirilmeden önce hem elverişsiz ortamlarda yetişebilen hem de uzun süre taze kalabilen ekinler rağbet görmekteydi. 300 yıl önce Uttwiler Spatlauber olarak adlandırılan bir elma, tam da böyle bir üründü. İlk olarak İsviçre’de yetiştirilen bu elma, diğer tüm çeşitlerden daha uzun süre taze kalabilmesiyle ünlüydü. O zamanlar bilim, elmanın neden bu kadar uzun süre taze kalabildiğini açıklayamıyordu. Bilim dünyası, bu elmanın çürümeye ve çevresel etkilere karşı gösterdiği direncin sırrının nadir bilinen bu türün hücresel yapısında yattığını yakın zaman önce keşfetmiştir. Elma kabuğunda doğal olarak bulunan bitkisel ürünler, meyveyi UV ışınlarına maruz kalmanın sonucunda oluşan oksidatif stres ve iltihaba karşı korumakta, ayrıca erken yaşlanma etkilerini tersine çevirmektedir.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Oksidatif Stres

Canlı dokularda sürekli kontrollü bir şekilde serbest oksijen radikalleri üretilir. Bunları nötralize edip zararlı etkilerinden korunmak için antioksidan besinleri tüketmemiz gerekmektedir.