Etiket arşivi Oksidatif stres

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Günümüzün En Ünlülerinden Biri!!!

GÜNÜMÜZÜN EN ÜNLÜLERİNDEN BİRİ!!!

Evet, günümüzün en ünlülerinden biri stres. Stres deyince aklımıza hemen duygu durumumuzda yaşadığımız olumsuzluklar aklımıza geliyor.
Fakat stres sadece bu değildir.
Emosyonel (duygu durum), fiziksel ve kimyasal (oksidatif stres) gibi farklı sınıflara ayrılır.
Ama çok popüler olan ve gerçekte ise bu kadar meşhur olmasının hakkını verecek kadar da önemli etkileri olan oksidatif strese bakalım.
Yazının devamını okumak için lütfen tıklayınız.
ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Nedir bu Oksidatif Stres

“Oksidatif stres” terimi ilk olarak “pro-oksidan-antioksidan dengesindeki bozulmanın oksidan lehine bir bozukluğu” olarak tanımlanmıştır. Oksijen kullanımı yaygın olan organizmalarda serbest radikal oluşumunu kontrol altında tutmak ve zararlı maddelerin etkilerini engellemek için antioksidan savunma sistemi yetersiz kaldığı durumda oksidatif stres olarak bilinen durum ortaya çıkar.

Serbest radikaller, besinlerin enerjiye dönüşümü sırasında oluşan reaktif moleküllerdir. Bu enerji dönüşümü sırasında kullanılan ana madde ise oksijendir.

Serbest radikaller, O2 ile minor metabolik ürünleri olan süperoksit (•O2‾), hidrojen peroksit (H2O2, serbest radikal değildir), hidroksil radikali (OH) ve single oksijen (1O2) denilen toksit olan reaktif oksidatif türleridir. Bu moleküller DNA, protein ve lipit bileşenlerine zarar verir.

En önemli reaktif oksijen ürünlerinin kaynakları; mitokondriyal elektron transportu, peroksimal yağ asit metabolizması, sitokrom p450 reaksiyonu ve fagositik hücrelerdir.

Bu ürünler; DNA, protein ya da lipit gibi temel kimyasal yapıların hedef moleküllerinden bir ya da daha çok elektron transferi yaparak okside eder.

Bu reaktif oksijen türleri organizmada genellikle normal fizyolojik olaylar esnasında oluşur ve birçok önemli fonksiyona aracılık eder.

Mitokondrial solunum sırasında kullanılan oksijenin % 2 ila % 5’i serbest radikal oluşturmak için sitokrom oksidaz enzimi ile doğrudan suya indirgenir.

Bu sırada oksijenin çok az bir kısmı elektron transport zincirindeki elektron kaçakları nedeniyle süperoksit anyonunu oluşturur.

Ayrıca hücrelerde çeşitli enzimler (NADPH oksidaz, ksantin oksidaz, sitokrom p450 vb) aracılığıyla, katekolaminler, flavinler vb. otooksidasyonu ile veya parakuat, nitrofurantoin, adriamisin gibi ksenobiyotiklerin redoks döngüsü ile değişik mekanizmalar •O2‾ ve H2O2 meydana getirir.

Hidroksil radikali ise H2O2 ile •O2‾ arasındaki reaksiyon (Haber-Weiss reaksiyonu) sonucunda oluşur. Bu reaksiyon geçiş metalleri (başlıca demir) tarafından katalizlenir ve Fenton reaksiyonu olarak adlandırılır.

Oksidatif stres sonucu oluşan ve reaktif oksijen metabolitleri olarak bilinen moleküller özellikle lipit, protein ve DNA gibi hücre bileşenlerini hasarlandırır. Bu yüzden oksidatif stres vücudumuz için çok zararlıdır ve korunmak için antioksidan besinlerden bolca tüketmeliyiz.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

NE KADAR BESLENEBİLİYORUZ?

Bu sorunun cevabını hemen hemen herkes yeteri kadar olarak verdiğini sanıyorum. Hatta günümüzde oldukça yaygın hale gelen obeziteye bakarsak fazlası ile besleniyoruz diyebiliriz.

Ama ben aksi düşünüyorum ve elimde kanıtım da var. İşte başlıyoruz. Günümüzde modern tarım yöntemleri ile birçok meyve ve sebzeyi mevsim kısıtlaması olmaksızın sofralarımızda yer verebiliyoruz. İlk bakışta bu çok güzel ve avantajlı gibi görünüyor. Diğer taraftan da her şey mevsiminde güzeldir diye düşünürüz. Kışın karpuz canımız istemez ama onun yerine vücudumuzun direncini arttıracak antioksidan olan C vitamini için narenciye tüketiriz. Peki, bu seçimi belirleyen sadece besine kolay ulaşma, fiyatı ve diğer çevresel ve kişisel tercihler mi? Sanırım bunların ötesine geçip çok ta düşünmüyoruz. Burada ne demek istediğimi alttaki tabloya bakarak anlayabilirsiniz.

En çok tükettiğimiz sebze ve meyveler için 1985 (Pharmakonzern Geigy (Schweiz)) ve 2002 (Lebensmittellabor Karlsruhe/Sanatorium Oberthal) yıllarında İsviçre ve Almanya’daki büyük araştırma laboratuvarlarında yapılan analizler sonucunda çarpıcı sonuçlar elde edilmiştir (Tablo).

Her 100 gramda bulunan

Vitamin ve Mineraller

Araştırılmış İçerikler 1985 2002 Fark
Brokoli Kalsiyum 103 28 -73%
Amino Asit 47 18 -62%
Magnezyum 24 11 -55%
Fasülye Kalsiyum 56 22 -51%
Amino Asit 39 30 -23%
Magnezyum 26 18 -31%
Vitamin B6 140 32 -77%
Patates Kalsiyum 14 3 -78%
Magnezyum 27 14 -48%
Havuç Kalsiyum 37 28 -24%
Magnezyum 21 6 -75%
Ispanak Magnezyum 62 15 -76%
Vitamin C 51 18 -65%
Elma Vitamin C 5 2 -60%
Muz Kalsiyum 8 7 -12%
Amino Asit 23 5 -79%
Magnezyum 31 24 -23%
Vitamin B6 330 18 -95%
Çilek Kalsiyum 21 12 -43%
Vitamin C 60 8 -87%

Çok tükettiğimiz gıdaların vitamin ve Mineral içerikleri hatırı sayılır oranda düştüğü saptanmış.

Burada sormamız gereken iki soru var.

İlki neden, ikincisi 2018 yılında ne durumda. İlk soruyu cevaplaman ikinci sorunun cevabını sanırım herkes kendi kendine verebilir.

İlk sorunun cevabı içinse çok neden sıralayabiliriz ama bence en önemli etken insanoğlu yani biz. Bunu açarsak daha çok üretme ve daha çok kazanma gibi sebeplerle, hızlı gelişme, çevre kirliliği, bilinçsiz tarım uygulamaları, ürünlerin uzun depolanması için yeni yöntemler, kalite ve verim arttırmak için uygulamaların bu duruma neden olduğu söylenebilir. Bu durumda o zaman ne yapacağız diye kendimize bu soruyu sormaktan alamayız. Aslında günümüzün modası haline gelen, organik ürünler, köy kahvaltısı, köy ürünleri vs gibi kulağa hoş gelen ama aslına baktığınızda hiç öyle olmayan bir durumla karşı kaşıya kalıyorsunuz. O zaman bunun çözümünü nasıl bulacağız. Beslenmemiz gerektiği fizyolojik bir gerçek ve tükettiğimiz besinin de içerik olarak ihtiyaçlarımızı karşılaması gerekmekte. Ama şu an için tükettiklerimiz büyük oranda posa maalesef. O zaman bilinçli tüketmemiz gerekiyor. Neler yapabileceğimizi diğer yazımda paylaşacağım.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

OKSİDATİF STRES VE YAŞLANMA

Yaşlanma, strese uyum cevabında azalmaya yol açan ve yaşla ilişkili hastalıkların riskinin arttığı, fonksiyonlarda ilerleyici ve yaygın bir bozukluk olarak tanımlanabilir. Yaşlanan bireyin dışarıdan gelen uyarılara karşı organ ve sistemlerin dengesini koruması giderek zorlaşır. Yaşam boyunca pek çok süreç değişik düzeyde fizyolojik ve patolojik hasara yol açarak yaşlanmaya katkıda bulunur. Yaşlanma ile ilgili 1990 yılında yapılmış bir derlemede 300’den fazla teorinin bulunduğu belirtilmiştir.  Bu konudaki bilgi birikimi her geçen gün artmaktadır. Hemen her yaşlanma modeli, yaşlanma ile ilgili tek bir mekanizmaya odaklansa da, yaşlanma oldukça karmaşık bir olay olduğundan tek bir mekanizma ile açıklanması mümkün gözükmemektedir. Burada çağımızda da artık birçok kronik hastalığın patogenezinde yer alan oksidatif stres ve yaşlılık ilişkisine bakacağız.

Oksidatif Stres (Serbest Radikal Teorileri):

Günümüzde en çok rağbet gören yaşlanma teorilerinden biridir. Oksidan maddeler olan reaktif oksijen ürünleri (ROÜ) ve reaktif nitrojen ürünleri (RNÜ), birincil olarak mitokondrilerde üretilirler. Bu oksidan maddeler hücrelerde oksidatif hasara neden olur.  Oksidan maddeler, hem yaşlılıkla ilişkili dejeneratif hastalıkların (Alzheimer hastalığı ve ateroskleroz gibi) patogenezinde, hem de doku atrofisi gibi yaşlılık sürecinin sonucu olan durumlarda önemli rol oynarlar. Bununla birlikte ROÜ ve RNÜ, büyüme, apoptoz ve nörotransmisyonda görevli sinyal molekülleri olarak da fizyolojik görevler üstlenmektedirler.

Yaşlanma ile birlikte oksidan maddelerin miktarı artar ve oluşturacakları hasarı engellemeye çalışan antioksidan sistemler yetersiz kalır. Yaşlılıktaki temel sorunun, hem faydalı hem de zararlı etkileri olan oksidan madde regülasyonunun yaşlanma ile birlikte bozulması olduğu düşünülmektedir. Sonuçta oksidatif değişiklikler daha çok yenilenme kabiliyeti olmayan nöronlar ve kardiyak miyositlerde görülmektedir. Bunun nedeni bu hücrelerin oksidan hasarı hücre bölünmesi yoluyla azaltamamaları olabilir.

Oksidan maddelerin iki ana kaynağı vardır:

-Birincil kaynak olan mitokondrilerde elektron transport zincirinde ROÜ; nitrik oksit sentetaz reaksiyonu ile de RNÜ üretilir.

-Yaşlanma ile birlikte mitokondriyal makromoleküllerde oluşan oksidatif hasar nedeniyle disfonksiyonel mitokondriler birikir.

Mitokondri dışı oksidan madde kaynakları arasında fenton reaksiyonu, mikrozomal sitokrom p450 enzimleri, fagositoz yapan hücrelerin respiratuar saldırısı ve peroksizomal β-oksidasyon sayılabilir.

Bu yollarla üretilen oksidan maddelerin yaşlılıkla ilgili bazı hastalık ve durumlarda özgül rolleri olabilir. Örneğin, ilaç metabolizmasında görevli olan sitokrom p450 enzimleri yaşlanma ile birlikte azalır. Bu da ilaç reaksiyonları ve toksisitelerinin yaşlılıkta daha sık görülmesinden sorumlu olabilir.

Yaşlanma ile ilişkili oksidatif streste en kritik hedeflerden biri de DNA’dır. Bir taraftan DNA bazları ROÜ tarafından modifiye edilirken, diğer taraftan DNA tamir enzimleri bu lezyonları tamir etmeye çalışırlar. Ancak tamir edilemeyen lezyonlar yaşla birlikte birikirler. Yaşlanma ile birlikte mitokondriyal DNA’da (mtDNA) görülen oksidasyon, nükleer DNA’dakine göre çok daha ön plandadır. Bunun ana nedenleri mtDNA’nın nükleer DNA gibi histonlar tarafından korunmaması ve oksidan maddelerin temel üretim yerinin mitokondri olmasıdır. Bu mtDNA’da mutasyonların daha sık oluşmasına yol açar. mtDNA respiratuar zincirin proteinlerini kodladığından, mtDNA mutasyonu sonucunda elektron transferinde azalma olduğunda ROÜ üretimi artar ve böylece kısır bir döngü oluşur. Memelilerde mitokondriyal peroksit üretimi ile yaşam süresi arasında ters orantı olduğu tespit edilmiştir. Yaşlı farelerin fibroblastlarından mitokondri izole edilerek genç farelerin hücrelerine enjekte edildiğinde hızlı bir yaşlılık sürecinin ortaya çıktığı gözlemlenmiştir.

Mitokondrilerin oksidan madde üretimlerinin ölçülmesi teknik olarak oldukça zordur. Günümüzde bunun yerine oksidatif stresin biyolojik belirteçlerinin kullanılması tercih edilmektedir. Örneğin, yaşlılıkla ilişkili bazı hastalıkların patogenezinde önemli olan lipid peroksidasyonu, ekspire edilen havadaki etan ve pentan gibi biyolojik belirteçlerle tayin edilebilir. Ayrıca mitokondriyal gen ürünlerinden biri olan 16S rRNA oksidatif strese karşı çok hassastır. Yaşlanma ile birlikte 16S rRNA ekspresyonu yaşam süresi ile doğru orantılı olarak azalır. Bu nedenle, 16S rRNA da hücresel yaşlanmanın biyolojik belirteçlerinden biri olarak kullanılabilir.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Antioksidan Besinler

Elimizi uzattığımızda antioksidan içeriği yüksek o kadar besin var ki? Bunları bilirsek ve tercihimizi onlardan yana kullanırsak, vücudumuzun savunmasına en büyük katkıyı yapmış oluruz, bir de vücutta karanlığın gücü olarak ifade edilen ve endojen en güçlü antioksidan hormon olan Melatonini de sağlıklı bir uyku ile yeteri kadar salınmasını sağlarsak ve de egzersizle de bunu desteklersek hastalıklar bizden korksun. O zaman yaşam konforumuzu arttırmak için bunların gücünden faydalanalım, hadi yapalım.
ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Oksidatif Stres

Canlı dokularda sürekli kontrollü bir şekilde serbest oksijen radikalleri üretilir. Bunları nötralize edip zararlı etkilerinden korunmak için antioksidan besinleri tüketmemiz gerekmektedir.