Günlük arşiv 28 Kasım 2018

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Nedir bu Oksidatif Stres

“Oksidatif stres” terimi ilk olarak “pro-oksidan-antioksidan dengesindeki bozulmanın oksidan lehine bir bozukluğu” olarak tanımlanmıştır. Oksijen kullanımı yaygın olan organizmalarda serbest radikal oluşumunu kontrol altında tutmak ve zararlı maddelerin etkilerini engellemek için antioksidan savunma sistemi yetersiz kaldığı durumda oksidatif stres olarak bilinen durum ortaya çıkar.

Serbest radikaller, besinlerin enerjiye dönüşümü sırasında oluşan reaktif moleküllerdir. Bu enerji dönüşümü sırasında kullanılan ana madde ise oksijendir.

Serbest radikaller, O2 ile minor metabolik ürünleri olan süperoksit (•O2‾), hidrojen peroksit (H2O2, serbest radikal değildir), hidroksil radikali (OH) ve single oksijen (1O2) denilen toksit olan reaktif oksidatif türleridir. Bu moleküller DNA, protein ve lipit bileşenlerine zarar verir.

En önemli reaktif oksijen ürünlerinin kaynakları; mitokondriyal elektron transportu, peroksimal yağ asit metabolizması, sitokrom p450 reaksiyonu ve fagositik hücrelerdir.

Bu ürünler; DNA, protein ya da lipit gibi temel kimyasal yapıların hedef moleküllerinden bir ya da daha çok elektron transferi yaparak okside eder.

Bu reaktif oksijen türleri organizmada genellikle normal fizyolojik olaylar esnasında oluşur ve birçok önemli fonksiyona aracılık eder.

Mitokondrial solunum sırasında kullanılan oksijenin % 2 ila % 5’i serbest radikal oluşturmak için sitokrom oksidaz enzimi ile doğrudan suya indirgenir.

Bu sırada oksijenin çok az bir kısmı elektron transport zincirindeki elektron kaçakları nedeniyle süperoksit anyonunu oluşturur.

Ayrıca hücrelerde çeşitli enzimler (NADPH oksidaz, ksantin oksidaz, sitokrom p450 vb) aracılığıyla, katekolaminler, flavinler vb. otooksidasyonu ile veya parakuat, nitrofurantoin, adriamisin gibi ksenobiyotiklerin redoks döngüsü ile değişik mekanizmalar •O2‾ ve H2O2 meydana getirir.

Hidroksil radikali ise H2O2 ile •O2‾ arasındaki reaksiyon (Haber-Weiss reaksiyonu) sonucunda oluşur. Bu reaksiyon geçiş metalleri (başlıca demir) tarafından katalizlenir ve Fenton reaksiyonu olarak adlandırılır.

Oksidatif stres sonucu oluşan ve reaktif oksijen metabolitleri olarak bilinen moleküller özellikle lipit, protein ve DNA gibi hücre bileşenlerini hasarlandırır. Bu yüzden oksidatif stres vücudumuz için çok zararlıdır ve korunmak için antioksidan besinlerden bolca tüketmeliyiz.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Kış Aylarında Alamadığımız D Vitamini

D vitamini;

Kemik metabolizması ve kas kasılması için kalsiyum (Ca) ve fosforun (P) kan düzeylerinin düzenlenmesinde, rolü olan steroid yapıda bir pro-hormondur.

Vitamin D çeşitli formlarda bulunur.

Kolekalsiferol  (Kalsiol) inaktif ve hidroksillenmemiş formudur.

Kalsifediol (Kalsidiol, hidroksikolokalsiferol, 25-Hidroksivitamin D3) kısaca 25 (OH) D, kanda ölçülen formu budur.

Kalsitriol (1,25-dihidroksivitamin D3) aktif formudur. Böbreklerde üretilerek kana verilir, kandaki kalsiyum ve fosfat düzeyini ayarlayarak hedef organ dokularda birçok fizyolojik reaksiyonda rol alır. Ayrıca enflamasyon, nöromüsküler fonksiyon, büyüme, farklılaşma ve hücre ölümünde birçok genin fonksiyonunu düzenler.

Birçok yayımlanan çalışmada; kardiyovasküler sağlık, diyabet, multipl skleroz, alerji, astım, enfeksiyon, psikiyatrik sağlık, ağrı ve genel mortaliteye faydası olduğu gösterilmiştir. İmmün sistemin çalışmasını sürdürmesi için de gereklidir. Öğrenme ve belleği geliştirir. Sağlıklı glukoz metabolizmasını destekler.

En iyi kanıt kemik sağlığı ve yaşlı kadınlarda mortaliteyi azaltması yönündedir. D vitamini ve mortalite arasında U şeklinde bir ilişki vardır. Çoğunlukla kandaki normal değerleri 40 and 50 ng/mL. arasındadır. Fakat toplumun genelinde düşük seyretmektedir. Bu yüzden birçok hastalıkla ilişkilendirilmiştir. Örneğin; D vitamini eksikliği ve koroner arter hastalığı ilişkisi, D vitamini ve allerji, D vitamini eksikliği hamilelik ve yenidoğan ilişkisi, çağın pandemisi bunlardan sadece bir kaçı. Toplumun ortalama %90’ında eksik olduğu düşünülürse ve neden olduğu hastalıklara bakılırsa önemi daha net anlaşılacaktır. Yine sağlıklı ve dengeli beslenme ile güneş ışığını ihmal etmemeliyiz.

D Vitamini Kaynakları

D vitamini başlıca, hayvansal kaynaklı gıdalardan sağlanır.

Balık yağı, karaciğer, yumurta, tereyağı, süt ve peynirde bulunur.

Karaciğerde 2-4 aylık depo vardır.

Büyüme çağındaki çocuklarda, gebelikte, laktasyon döneminde ihtiyaç artar

İlk bir yıl infantlara 400 IU/gün D vitamini desteği,

1-70 yaş arasındakilere 600 IU/gün

70 yaşın üzerindekilere de 800 IU/gün D vitamini desteği önerilmektedir.

Günlük ihtiyacın bir bölümü en az 30 dakika arada engel olmadan el ve yüzün güneşle teması ile vücutta sentezlenir.

D Vitamini Eksikliği

Yetersiz güneş ışığı almak y ada alınan kalsiferolün yetersizliği, çocuklarda raşitizm ve büyüklerde osteomalazi semptomlarını ortaya çıkarır.

Raşitizmde kemikteki kalsiyum depolanmasında yetersizlik görülür.

Kalsiferol eksikliğinde uzun kemiklerde epifiz-diafiz sınırındaki kıkırdak hücreleri büyümeye devam eder.

Ancak kemikleşme gecikir ya da duraklar.

Bu nedenle eklemlere yakın bölgelerde kemik uçları genişleyerek normal şekillerini kaybeder ve deformasyona uğrar.

Fontanellerin kapanması gecikir (normalde 1. yaşta kapanır).

İlk olarak 1872’de raşitizmin balık yağı ile tedavi edileceği bulundu.

Mellanby 1918 yılında köpeklerde deneysel raşitizm oluşturup balık yağının bunu önlediğini gösterdi.

Huldschinsky de yapay ultraviyole ışınlarının çocuklarda raşitizmi önlediğini ortaya koydu.

Raşitizm tedavisinde kullanılan kalsiferol adı verilen maddeler; ergokalsiferol (D2) ve kolekalsiferoldür (D3).

Ergokalsiferol (D2)

Ergokalsiferol (D2 vitamini) bitkisel kaynaklı olup en çok maya ve mantarlarda bulunan ergosterolün (provitamin D2) morötesi ışınlara maruz kalmasıyla oluşur. Ancak doğada pek fazla bulunmaz. Daha çok süt ürünlerinin güçlendirilmesi amacıyla kullanılır.D2 vitaminin biyolojik etkinliğinin D3’e göre 3-10 kat daha azdır.

Kolekalsiferol (D3)

Deri yüzeyindeki sekresyonlarda dehidrokolesterolden güneş ışınları yardımıyla oluşur.

UV deriye yakın bölgeler ulaşabildiğinden dolayı bu reaksiyon deriye yakın bölgelerde gerçekleşir.

Süt, yumurta sarısı, tereyağı gibi ürünlerde bol miktarda bulunur.

Balık yağı vit D3 bakımından zengindir.

Isıya dayanıklıdır.

Kalsiyumunn barsaklardan emilimi için gereklidir.