Etiket arşivi Sağlık

ilerahimerana

Almak Zorundayız; Ama Nasıl ve Nereden?

Omega-3 Nasıl ve Nereden?

Yetişkin bir insanın günlük Omega-3 gereksinimi 1-1,5 gr’dır.

Alfa-Linolenik asit;  Eikozapentaenoik asite  (EPA)  daha sonra ise Docosahexaenoic asite  (DHA) dönüşür.

Alfa-Linolenik asidin kaynakları; ceviz, kolza, keten tohumu yağı, kanola yağı, kuş üzümü yağı ve yeşil yapraklardır.

Bitkisel olan bu  kaynaklardan alınan Alfa-Linolenik asitin  %15’i EPA’ % 5’i DHA’ya dönüşebilmektedir.

EPA ve DHA’nın başlıca kaynakları ise su ürünleridir. Bu nedenle bitkisel kaynaklar DHA ve EPA içeren su ürünleri  kadar iyi omega-3  kaynağı değillerdir.

Somon balığı, orkinos (ton) balığı, uskumru, sardalya, hamsi gibi soğuk sularda yaşayan yağlı balıklar omega-3 den zengin olduğu için tavsiye edilir.

Peki yeteri kadar bunlardan tüketirsek günlük ihtiyacımızı karşılayabilir miyiz?

Organik tohum kullanılmaması, yapay tarım ve artan çevre kirliliği bitkisel kaynaklı gıdaların; kapalı mekan, yapay ışık, suni yem hayvansal kaynaklı gıdaların besin değerlerinde ciddi düşüşlere sebep olmuştur.

Gıdaları doğal ortamında yetişmiş olarak bulup tüketmek oldukça zor hale gelmiştir.

Denizlerdeki kirlilik nedeniyle özellikle soğuk sularda yaşayan balıklarda ağır metal birikimi fazladır. Besinlerden yeteri kadar omega-3 gereksinimimizi karşılamamız mümkün değildir.

Omega-3 desteği kullanmanın gerekliliği kaçınılmazdır.

Dyt. Rahime Rana SAYGIN

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Kaliteli Yaşam=Egzersiz

Eğer düzenli egzersizi hayatımıza sokabilirsek hayatımızda ne gibi değişiklikler olacaktır, bir bakalım.

Düzenli egzersiz ve fiziksel aktivite yaşlı yetişkinler de dahil olmak üzere neredeyse herkesin fiziksel ve zihinsel sağlığı için önemlidir. Önceki yazımda farklarını anlatmıştım.

Düzenli egzersiz ve fiziksel aktivite, insanların yaşlanma sürecinde bazı hastalık ve sakatlıkların gelişme riskini azaltabileceği hatta ilaç olarak kabul edilebileceği fikri benimsenmektedir.

Sağlık Bakanlığı’nın sonbahar aylarında her yıl başlattığı obeziteye karşı mücadele programında düzenli olarak her gün 10 000 adım yürüyüş önerilmektedir.

Egzersiz; yaşam kalitemiz ya da yaşam konforumuzu direk etkileyen ama nedense hep hayalini kurduğumuz bir sosyal etkinliktir. Bu sayede birçok kasımızı ve organımızı çalıştırmanın yanı sıra sosyal çevremizi de geliştirmiş oluruz. Peki, düzenli olarak egzersiz yaparsak kendimiz adına neler yapmış oluruz.

Egzersiz; diyabet, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalık gibi beyindeki işlev bozukluğuna ve nörodejenerasyona neden olan çevresel risk faktörlerini azaltarak egzersiz, başarılı bir beyin fonksiyonu sağlar.

Egzersiz; inflamasyonun azaltılmasının, egzersizin kognitif düşüş ve nörodejenerasyon için periferik risk faktörlerini azalttığı ortak bir yöntem olduğunu önerilmektedir .

Egzersiz; nöronlarda LTP’yi ve ilave büyüme faktörlerinin üretimini artırabilir. Büyüme faktörlerine ek olarak birçok proteinin metabolizmaya, inflamasyona ve sinaptik plastisiteye karışanlar dahil birçok sınıfının egzersizle düzenlendiğini göstermiştir.

Egzersiz;  yaşlı insanlarda bilişsel performans üzerinde koruyucu etkileri vardır. Bu da demanstan uzak durmamıza yardımcı olur.

Egzersiz; sinaptik yapı oluşturma, beyin plastisite mekanizmalarını aktive etme, nöron gelişimi ve damarlanmayı arttırma gibi beyin fonksiyonları üzerinde çok boyutlu etkilere sahip olmakla beraber; beyin metabolizma kapasitesinde artış ve antioksidan savunmasında da söz sahibi diyebiliriz.

Egzersiz ilişkili uyumlar özellikle kardiyorespiratuvar, kas iskelet sistemi, vücut kompozisyonu ve metabolizmasında açıkça görünmektedir.

Egzersiz; Depresyon ve anksiyete durumlarının azaltılmasında vücut kas geriminde azalma ve endojen opiatların etkileri ile depresyondan uykuya kadar merkezi sinir sisteminde birçok alanda egzersizin orta dereceli ve düzenli yapılmak şartı ile pozitif yönlü yardımcı olduğu gösterilmiştir.

Egzersiz; Ruh halini ve genel refahı iyileştirdiği, ayrıca ruh durum değişikliği ve egzersize bağlı öfori dahil olmak üzere çeşitli ağrı ve psikolojik değişimlerle ilişkili olabileceği bilinmektedir.

Egzersiz; Görevler arasında hızlı geçiş yapma, bir aktiviteyi planlama ve alakasız bilgileri görmezden gelme gibi bilişsel işlev yeteneklerin bazı yönlerini de geliştirebileceği veya koruyabileceği ön görülmektedir.

ileUzm. Dr. Selçuk YAŞAR

Mor ve Minnak-4

Korktuğum başıma gelmesin dersem?

İçeriğinde bulunan vitaminler, mineraller, antioksidanlar ve ellagic asit gibi maddeler sayesinde tüm vücutta hücre onarımını ve yenilenmesini hızlandırdığından kanserli hücre oluşumunun da önüne geçer.

Kolon(kalın barsak) ve yumurtalık kanseri oluşum riskini azaltır.

Yapılan bir çalışmada yaban mersininde bulunan pterostilben adlı bir bileşiğin kolon kanserine karşı koruma sağladığı saptanmıştır.

İngiltere’deki Leicester Üniversitesi’ne bağlı bilim insanlarının yaptığı çalışmada kolon kanseri olan hastalara 7 gün boyunca yaban mersini ekstresi verilmiş ve tümördeki hücre artışı oranında % 7 oranında azalma görülmüştür. Kadınlar üzerinde yapılan bir başka çalışmada da yüksek oranda yaban mersini flavonoidleri alımının yumurtalık kanseri oluşum riskinde % 34 oranında azalma sağladığı saptanmıştır.

Yaban mersini içerisindeki folik asit nedeniyle DNA’nın onarılması ve sentezlenmesine yardımcı olduğu bilinmektedir.

Böylelikle hücre mutasyonu sonucu oluşabilecek kanserlere karşı iyi bir koruyucudur yaban mersini.

Meme kanseri hücresinin büyümesi ve yayılmasını inhibe ettiği araştırmalar mevcuttur.

Lousville Üniversitesinde Brown Kanser Merkezinin bir çalışmasında yaban mersini tozu kullanılarak meme kanserli farelerin tedavi sürecinde tümör hacminde % 40 azalma görülmüştür.

 

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Kış Aylarına Karşı A VİTAMİNİ (Anti-Enfeksiyon Vitamini)

Anti-Enfeksiyon A VİTAMİNİ (Akseroftol, Retinol,  Karotenler)

Hayvansal dokularda “retinol” şeklinde bulunur. Özellikle; karaciğer, balık yağı ve yumurtada bulunur. Bitkisel besinlerde A vitamini prekürsörü alfa ve beta karotenler bulunur ve karaciğerde A vitaminine dönüştürülürler.

Karotenler havuç, şalgam, ıspanak ve karnabaharda bulunur. Karaciğerde 5-12 aylık depo bulunur.

Yağda çözünün bir vitamin olan A vitamin; gözün “retinal” pigmentlerinin oluşturulmasında kullanılır. Bu da, rodopsine dönüşerek karanlığa adaptasyonla ilgili fonksiyonu üstlenmiştir.

Hücre büyümesi, epitelyal hücre çoğalması ve gelişmesi, antioksidan, hücre ayrımlaşması (retinoic acid), immünite, üreme ve büyüme fonksiyonlarında rol alır.

Vitamin A iki kategoriye ayrılır; preformed vitamin A ve provitamin A karotenoid. Bu sınıflama Vitamin A’nın kaynağına göre yapılır (Bitkisel veya hayvansal). Preformed vitamin A bitkisel kaynaklardan ve bazı hayvansal gıdalarda bulunur. Bu formu retinol olarak absorbe edilir ve en kolay kullanılabilir formudur. Retinol vücutta Retinal ve Retinoik asite çevrilir. Vitamin A formu renkli meyvelerde karotenoid olarak bulunur ve vücutta retinol olarak kullanılır. Yaygın provitamin A karotenoidler bitkilerde beta-carotene, alpha-carotene ve beta-cryptoxanthin olarak bulunur. Bunlarında arasında beta-karoten en aktif formudur.

Günlük tüketim miktarı; Erişkinde günde 5000 İÜ; çocuklukta, püberte gebelik ve emzirme sırasında 6000 İÜ önerilir.

A vitamininin emilimi; İnce barsaklardan yağlarla birlikte A vitamini ve karoten olarak emilir.

A vit. Görme Üzerine Etkisi tam olarak alttaki şemadaki gibi gerçekleşmektedir.

Retina

A Vitamini Eksikliği Belirtileri olarak; Genç sıçanlarda A vitamini eksikliğinin, büyümenin duraklamasına, zayıflama ve sonunda ölüme neden olduğu gösterilmiştir.

A vitaminin aşırı alınmasında farklı organ ve sistemlerde bir takım sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ama ilginç olan öncelikle A vitamin, hipervitaminozunun nasıl bulunduğunu konuşalım. 2. Dünya savaşı sırasında kutuplarda kurulan araştırma merkezinde kalan araştırmacılar açlıktan dolayı kutup ayısı avlayıp karaciğerini tükettiklerinde aşağıda sayacağım A vitamini hipervitaminozu belirtileri görülüyor. Bu sayede A vitamini hipervitaminozu literatüre girmiş oluyor.

1- Göz:

Göz yaşı sekresyonunun kesilmesiyle önce kornea epiteli kalınlaşıp kurur. Bu belirtiye xerophtalmia adı verilmektedir. Enfeksiyonlar için uygun bir ortam oluştuğundan, keratit  ve konjunktivit görülür. A vitamini eksikliği devam ederse, kornea yumuşayarak dejenere olur: Keratomalacia; Ön ve arka kamaralardaki enfeksiyonlar körlüğe kadar götürebilir. A vitamini eksikliğinde retinada büyük harabiyet meydana gelir. Fotopik ve skotopik görmede A vitamininin oldukça önemli bir görevi vardır. Karanlığa adaptasyonun bozulması A vitamini eksikliğinin erken bir belirtisidir. Eksiklik ileri derece ise gece körlüğü oluşur.

2- Sindirim Sistemi:

Büzülen salya bezlerinde, kanallardaki epitelin kalınlaşması ile lümenler kapanarak salgı durur. Mukus salgısı yapan hücreler küçüldüğü için, villuslarda çok defa nekrozlar görülür; bu nedenle mukoza üzerindeki bakteriler çoğalır.

3- Üst Solunum Yolları:

Özellikle burun, trakea ve bronşlardaki tek katlı epitel hücreleri çok katlı epitele çevrilerek keratinize olur. Aynı değişiklikler vajinada da görülmektedir.

4- Üreme Bozuklukları:

Erkeklerde testis germinal epitelde küçülme, kadınlarda bazen menstruasyon siklusu bozuklukları görülür. Embriyolojik gelişmeyi destekler.

5- Enfeksiyonlara Direnç:

Epitel değişiklikleri mikroorganizmalara karşı lokal direnci azalttığından, bunların kolayca kana geçmesi ve vücutta yayılarak, bronkopnomoni, enterit, göz enfeksiyonları sonucu ölüm görülür. Çeşitli organlarda örneğin göz, böbrek, solunum yollarında vitamin eksikliğinde, enfeksiyonların gelişmesi nedeniyle A vitaminine anti-enfeksiyon vitamini de denir

6- Kemikler:

A vitamini eksikliği kafatası kemikleri ve omurların aşırı büyümesine neden olarak, bir takım sinirlerin basınç altında kalmasından dolayı nörolojik semptomlar oluşturur.

Gerekenden fazla miktarda A vitamini verildiği zaman Anoreksiya, Uzun kemiklerde ağrılı şişmeler, saçların dökülmesi ve kaşıntılı döküntüler, baş ağrısı görülür. Bulantı, sarı deri, osteoporoz ve sıçanlarda A hipervitaminozunun teratoma sebep olduğu gösterilmiştir.

Sonuç olarak; A vitamini eksikliğinde; gözün konjuktivası, idrar ve solunum yollarında sıklıkla enfeksiyon görülür. Bu nedenle A vitaminine “anti-enfeksiyon” vitamini denmektedir. Kış geldi hadi A vitaminini yeterli miktarda doğal haliyle alalım. Kış ayları yaklaşıyor ve korunmaya ihtiyacımız var. Bunun içinde en aktif formu olan beta karoten olarak almalıyız.

 

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

KIŞ AYLARINDA VİTAMİNLERE NEDEN İHTİYAÇ DUYARIZ

Soğuk kış ayalarına girdiğimiz bu günlerde organizmanın direncini korumak için almamız gereken besinler vardır ve bunların en başında vitaminler gelmektedir.

Vitaminler; normal büyüme ve metabolizma için çok az miktarda gerekli olan organik besin maddeleridir. Enerji sağlamazlar, her vitamin, vücutta özel bir enzim sistemiyle ilgili olup, kendine özgü fonksiyona sahiptir. Bazı B grubu vitaminler enzimlerin koenzim veya prostetik grubu yani enzimlerin aktif olup çalışabilmelerini sağlarlar. Vitamin yoksa o enzimde fonksiyonunu yerine getiremez.

Vücutta sentezlenmedikleri (ya da yetersiz miktarlarda sentezlenebildikleri) için mutlaka besinlerle alınmalıdırlar. Organizmada vitamin eksikliği “hipovitaminoz” yada tam yokluğu “avitaminoz” olarak görülebilir. Birkaç vitaminin aynı zamanda yokluğuna ise “polivitaminoz“denir.

Primer vitamin eksikliği yetersiz ve dengesiz beslenme ile yakın ilişkili olduğu için, ülkemizde ve hayat standardı yüksek ülkelerde ender olarak görülür. Yani günümüzde eksikliğine ender durumlar hariç rastlamak mümkün değil. Burada o zaman şu soruyu sormadan edemeyiz, eksikliği görülmüyor o zaman neden bu kadar vitaminler önemli. Cevabı çok basit eksikliği değil de yetersizliği görülüyor. Bu da dengeli beslenmediğimiz için oluşuyor.

Sekonder vitamin eksikliği ise bir hastalığın sonucu ortaya çıkar. Suda çözünen çoğu vitaminlerin depolanması nispeten azdır. Bütün vitaminleri içeren besin maddesi yoktur, bundan dolayı dengeli beslenme vitamin açısından çok önemlidir. Dengeli beslenme sayesinde vücudumuzun günlük ihtiyacımız olan vitaminleri alarak organizmanın güçlü kalmasını sağlayabiliriz. Zaten immün sistem dediğimiz bir grup hücreyi içeren savunma sistemimiz dışarıdan gelecek tehlikelere karşı bizi koruyacaktır. Bu da kısa vadede enfeksiyon hastalıklarından, uzun vadede de kronik hastalıklardan korunmamıza yardımcı olacaktır.

Vitamin yetersizlikleri günümüz açısından baktığımızda şu nedenlerden dolayı meydana gelebilmektedir.

Günlük yetersiz alınım

Açlık, yoksulluk, alkolizm, uzun süreli sıkı diyet, uzun süre antiasit kullanımı.

Yetersiz emilim

Safra kanalı tıkanması sonucu yağda çözünür. (A,D,E,K) Vitaminler emilemez. Pernisiöz anemi (İntrinsik faktör eksikliği). Spru sendromu. İnce barsak iltihabı

Yetersiz Kullanım

Bazı Vitaminlerin transportu için gerekli olan protein eksikliği. İnaktif olan Vitamin ön maddesinden aktif  şeklin sentezindeki bozukluk.

İhtiyacın Artması

Büyüme, hamilelik, laktasyon, yaralanma.

Atılımın Artması

Böbrek fonksiyon bozukluğu.

İlaca Bağlı Eksiklik

Antibiotik alınımına bağlı barsaktaki mikrobial  sentez bozukluğu. Tüberküloz tedavisinde kullanılan izoniazide bağlı B6 eksikliği gibi nedenler sayılabilir.

Yağda eriyen vitaminlerler şunlardır.

Vit A

Vit D

Vit E

Vit K

Genel olarak yağda eriyen vitamin eksiklikleri; Vitamin alımının az olması, Yağ alımının az olması, Yağ emiliminin az olması, Safra yapımı ve salgısı bozuklukları, Lipaz enzimi eksikliği, Sindirim kanalı bozuklukları, Sindirim kanalından atılımın artması, Spesifik taşıyıcı eksiklikleri (genetik faktörler) gibi nedenlerle ortaya çıkmaktadır.

İlk olarak A vitaminine bakmaya ne dersiniz.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

NE KADAR BESLENEBİLİYORUZ?

Bu sorunun cevabını hemen hemen herkes yeteri kadar olarak verdiğini sanıyorum. Hatta günümüzde oldukça yaygın hale gelen obeziteye bakarsak fazlası ile besleniyoruz diyebiliriz.

Ama ben aksi düşünüyorum ve elimde kanıtım da var. İşte başlıyoruz. Günümüzde modern tarım yöntemleri ile birçok meyve ve sebzeyi mevsim kısıtlaması olmaksızın sofralarımızda yer verebiliyoruz. İlk bakışta bu çok güzel ve avantajlı gibi görünüyor. Diğer taraftan da her şey mevsiminde güzeldir diye düşünürüz. Kışın karpuz canımız istemez ama onun yerine vücudumuzun direncini arttıracak antioksidan olan C vitamini için narenciye tüketiriz. Peki, bu seçimi belirleyen sadece besine kolay ulaşma, fiyatı ve diğer çevresel ve kişisel tercihler mi? Sanırım bunların ötesine geçip çok ta düşünmüyoruz. Burada ne demek istediğimi alttaki tabloya bakarak anlayabilirsiniz.

En çok tükettiğimiz sebze ve meyveler için 1985 (Pharmakonzern Geigy (Schweiz)) ve 2002 (Lebensmittellabor Karlsruhe/Sanatorium Oberthal) yıllarında İsviçre ve Almanya’daki büyük araştırma laboratuvarlarında yapılan analizler sonucunda çarpıcı sonuçlar elde edilmiştir (Tablo).

Her 100 gramda bulunan

Vitamin ve Mineraller

Araştırılmış İçerikler 1985 2002 Fark
Brokoli Kalsiyum 103 28 -73%
Amino Asit 47 18 -62%
Magnezyum 24 11 -55%
Fasülye Kalsiyum 56 22 -51%
Amino Asit 39 30 -23%
Magnezyum 26 18 -31%
Vitamin B6 140 32 -77%
Patates Kalsiyum 14 3 -78%
Magnezyum 27 14 -48%
Havuç Kalsiyum 37 28 -24%
Magnezyum 21 6 -75%
Ispanak Magnezyum 62 15 -76%
Vitamin C 51 18 -65%
Elma Vitamin C 5 2 -60%
Muz Kalsiyum 8 7 -12%
Amino Asit 23 5 -79%
Magnezyum 31 24 -23%
Vitamin B6 330 18 -95%
Çilek Kalsiyum 21 12 -43%
Vitamin C 60 8 -87%

Çok tükettiğimiz gıdaların vitamin ve Mineral içerikleri hatırı sayılır oranda düştüğü saptanmış.

Burada sormamız gereken iki soru var.

İlki neden, ikincisi 2018 yılında ne durumda. İlk soruyu cevaplaman ikinci sorunun cevabını sanırım herkes kendi kendine verebilir.

İlk sorunun cevabı içinse çok neden sıralayabiliriz ama bence en önemli etken insanoğlu yani biz. Bunu açarsak daha çok üretme ve daha çok kazanma gibi sebeplerle, hızlı gelişme, çevre kirliliği, bilinçsiz tarım uygulamaları, ürünlerin uzun depolanması için yeni yöntemler, kalite ve verim arttırmak için uygulamaların bu duruma neden olduğu söylenebilir. Bu durumda o zaman ne yapacağız diye kendimize bu soruyu sormaktan alamayız. Aslında günümüzün modası haline gelen, organik ürünler, köy kahvaltısı, köy ürünleri vs gibi kulağa hoş gelen ama aslına baktığınızda hiç öyle olmayan bir durumla karşı kaşıya kalıyorsunuz. O zaman bunun çözümünü nasıl bulacağız. Beslenmemiz gerektiği fizyolojik bir gerçek ve tükettiğimiz besinin de içerik olarak ihtiyaçlarımızı karşılaması gerekmekte. Ama şu an için tükettiklerimiz büyük oranda posa maalesef. O zaman bilinçli tüketmemiz gerekiyor. Neler yapabileceğimizi diğer yazımda paylaşacağım.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

OKSİDATİF STRES VE YAŞLANMA

Yaşlanma, strese uyum cevabında azalmaya yol açan ve yaşla ilişkili hastalıkların riskinin arttığı, fonksiyonlarda ilerleyici ve yaygın bir bozukluk olarak tanımlanabilir. Yaşlanan bireyin dışarıdan gelen uyarılara karşı organ ve sistemlerin dengesini koruması giderek zorlaşır. Yaşam boyunca pek çok süreç değişik düzeyde fizyolojik ve patolojik hasara yol açarak yaşlanmaya katkıda bulunur. Yaşlanma ile ilgili 1990 yılında yapılmış bir derlemede 300’den fazla teorinin bulunduğu belirtilmiştir.  Bu konudaki bilgi birikimi her geçen gün artmaktadır. Hemen her yaşlanma modeli, yaşlanma ile ilgili tek bir mekanizmaya odaklansa da, yaşlanma oldukça karmaşık bir olay olduğundan tek bir mekanizma ile açıklanması mümkün gözükmemektedir. Burada çağımızda da artık birçok kronik hastalığın patogenezinde yer alan oksidatif stres ve yaşlılık ilişkisine bakacağız.

Oksidatif Stres (Serbest Radikal Teorileri):

Günümüzde en çok rağbet gören yaşlanma teorilerinden biridir. Oksidan maddeler olan reaktif oksijen ürünleri (ROÜ) ve reaktif nitrojen ürünleri (RNÜ), birincil olarak mitokondrilerde üretilirler. Bu oksidan maddeler hücrelerde oksidatif hasara neden olur.  Oksidan maddeler, hem yaşlılıkla ilişkili dejeneratif hastalıkların (Alzheimer hastalığı ve ateroskleroz gibi) patogenezinde, hem de doku atrofisi gibi yaşlılık sürecinin sonucu olan durumlarda önemli rol oynarlar. Bununla birlikte ROÜ ve RNÜ, büyüme, apoptoz ve nörotransmisyonda görevli sinyal molekülleri olarak da fizyolojik görevler üstlenmektedirler.

Yaşlanma ile birlikte oksidan maddelerin miktarı artar ve oluşturacakları hasarı engellemeye çalışan antioksidan sistemler yetersiz kalır. Yaşlılıktaki temel sorunun, hem faydalı hem de zararlı etkileri olan oksidan madde regülasyonunun yaşlanma ile birlikte bozulması olduğu düşünülmektedir. Sonuçta oksidatif değişiklikler daha çok yenilenme kabiliyeti olmayan nöronlar ve kardiyak miyositlerde görülmektedir. Bunun nedeni bu hücrelerin oksidan hasarı hücre bölünmesi yoluyla azaltamamaları olabilir.

Oksidan maddelerin iki ana kaynağı vardır:

-Birincil kaynak olan mitokondrilerde elektron transport zincirinde ROÜ; nitrik oksit sentetaz reaksiyonu ile de RNÜ üretilir.

-Yaşlanma ile birlikte mitokondriyal makromoleküllerde oluşan oksidatif hasar nedeniyle disfonksiyonel mitokondriler birikir.

Mitokondri dışı oksidan madde kaynakları arasında fenton reaksiyonu, mikrozomal sitokrom p450 enzimleri, fagositoz yapan hücrelerin respiratuar saldırısı ve peroksizomal β-oksidasyon sayılabilir.

Bu yollarla üretilen oksidan maddelerin yaşlılıkla ilgili bazı hastalık ve durumlarda özgül rolleri olabilir. Örneğin, ilaç metabolizmasında görevli olan sitokrom p450 enzimleri yaşlanma ile birlikte azalır. Bu da ilaç reaksiyonları ve toksisitelerinin yaşlılıkta daha sık görülmesinden sorumlu olabilir.

Yaşlanma ile ilişkili oksidatif streste en kritik hedeflerden biri de DNA’dır. Bir taraftan DNA bazları ROÜ tarafından modifiye edilirken, diğer taraftan DNA tamir enzimleri bu lezyonları tamir etmeye çalışırlar. Ancak tamir edilemeyen lezyonlar yaşla birlikte birikirler. Yaşlanma ile birlikte mitokondriyal DNA’da (mtDNA) görülen oksidasyon, nükleer DNA’dakine göre çok daha ön plandadır. Bunun ana nedenleri mtDNA’nın nükleer DNA gibi histonlar tarafından korunmaması ve oksidan maddelerin temel üretim yerinin mitokondri olmasıdır. Bu mtDNA’da mutasyonların daha sık oluşmasına yol açar. mtDNA respiratuar zincirin proteinlerini kodladığından, mtDNA mutasyonu sonucunda elektron transferinde azalma olduğunda ROÜ üretimi artar ve böylece kısır bir döngü oluşur. Memelilerde mitokondriyal peroksit üretimi ile yaşam süresi arasında ters orantı olduğu tespit edilmiştir. Yaşlı farelerin fibroblastlarından mitokondri izole edilerek genç farelerin hücrelerine enjekte edildiğinde hızlı bir yaşlılık sürecinin ortaya çıktığı gözlemlenmiştir.

Mitokondrilerin oksidan madde üretimlerinin ölçülmesi teknik olarak oldukça zordur. Günümüzde bunun yerine oksidatif stresin biyolojik belirteçlerinin kullanılması tercih edilmektedir. Örneğin, yaşlılıkla ilişkili bazı hastalıkların patogenezinde önemli olan lipid peroksidasyonu, ekspire edilen havadaki etan ve pentan gibi biyolojik belirteçlerle tayin edilebilir. Ayrıca mitokondriyal gen ürünlerinden biri olan 16S rRNA oksidatif strese karşı çok hassastır. Yaşlanma ile birlikte 16S rRNA ekspresyonu yaşam süresi ile doğru orantılı olarak azalır. Bu nedenle, 16S rRNA da hücresel yaşlanmanın biyolojik belirteçlerinden biri olarak kullanılabilir.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

SOLUNUM OKULU (SİGARA VE KOAH)

Alınan tüm önlemler ve bilgilendirmelere rağmen sigaraya başlama yaşı giderek düşmektedir. Sigara tiryakiliği, en öldürücü toplumsal zehirlenme olayıdır. Ölüm, sigara yüzünden oluşan hastalıklar sonucu meydana gelir. İnsanları sigaraya bağımlı hale getiren madde ise nikotindir. Nikotin, kalp atışlarını hızlandırır, tansiyonu yükseltir, kanın pıhtılaşma riskini artırır.

Sigara dumanındaki karbon monoksit gazı, kanın oksijen taşıma kapasitesini azaltır, dokular yeterince oksijen alamadığından egzersizde çabuk yorulma ortaya çıkar. Her sigarada vücut için zehirli, tahriş edici, kanser yapıcı ya da kanserin ortaya çıkmasını kolaylaştırıcı 4000’den fazla kimyasal madde bulunmaktadır. Sigara dumanına maruz kalmak kalp hastalığı riskini % 25-30’a kadar, akciğer kanseri riskini % 20-30’a kadar artırmaktadır. Sigara; Akciğer kanseri ölümlerinin % 90’ından, tüm kanser ölümlerinin % 30’undan sorumludur. Sigara içmeyen ancak dumanına maruz kalanlarda akciğer kanseri riski 3 kat artmıştır. Sigara içenlerde akciğer kanseri dışında ağız, dil, dudak, gırtlak, yemek borusu, pankreas,  mesane, bobrek, prostat ve rahim ağzı kanseri riski 30 kat artmıştır. Sigara içilmesinin vücuttaki zararlı etkileri ise; mide kanseri ve mide ülseri, kemiklerde erime, damarlarda tıkanma, ciltte kırışıklıklar, parmaklarda sararma, kısırlık, çocuk düşürme, sağlıksız bebek doğurma, cinsel güç kaybı, kronik baş ağrısı ve diş eti hastalıklarına neden olmaktadır. Neden sigara içiyoruzun cevabı ise; tütün içerisindeki nikotin psikositümülan bir maddedir ve keyif verici etki de nikotine bağlıdır. Bağımlılık ortaya çıkarma özelliği açısından eroin, kokain ve alkolden hiç farkı yoktur. Sigarayı ilk kez deneyen her üç kişiden biri tek bir sigara ile bağımlı hale gelmektedir. İçilen ilk sigara henüz nikotinin etkileri bilinmediği için bu davranış nikotinin etkilerinden değil tamamen sosyal değerlerden dolayıdır. Dünyada toplam olarak 1.3 milyar kişi sigara içmektedir. Bu sayının en büyük bölümü Çin, Hindistan ve Endonezya’da bulunmaktadır. Dünyada sigara içenlerin üçte ikisi, Türkiye’nin de aralarında olduğu 10 ülkede yaşamaktadır. Türkiye’de 18 yaş ve üzeri sigara içme sıklığı %32,1’dir. Meslek grupları arasında öğretmenlerin sigara içme sıklığı ülke genelinde yapılan araştırmalara göre %32 ile %42.7 arasındadır. Adolesanlar arasında sigara kullanımı konusunda yapılan çeşitli çalışmalarda değişik yaşlarda sigara kullanım sıklığı erkeklerde %1.1 ile 52.4 arasında, kızlarda ise % 0.7 ile 21.1 arasında bulunmuştur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre; Dünya’da en büyük sağlık sorunu sigaradır. Sigara bağımlılığı bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Önlenebilir en önemli hastalık ve ölüm etkeni sigaradır. Bu nedenle toplumsal bilinci öncelikle öğretmenlerimize ve rol model olarak onların öğrencilerine katkı sağlayacağını düşünüyoruz.

Projemiz kapsamında milli eğitime bağlı okullarda ortaokul ve lise seviyesinde görevli 5 grupta toplam 250  öğretmene solunum okulunda eğitim verilmiştir. Proje sonunda katılan öğretmenlerimize sertifika verilerek, sigara konusundaki farkındalıklarını öğrencilerine aktarmaları istenmiştir.

Proje kapsamında bir çok disiplinden Öğretim Üyesi arkadaşlarım destek vermiştir. Burada hepsine tekrar teşekkür ediyorum.

Projemiz medya da da geniş yer bulmuştur. Bununla ilgili haberleri buradan okuyabilirsiniz.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Çağımızın gerçeği; Elektromanyetik Radyasyon

Günümüzdeki tüm teknolojik gelişmeler insanoğlunun son 100 yılına dayanmaktadır. Birçok görüntüleme ve analiz yöntemlerinin hayatımıza girmesi ile artık makrodan mikro düzeye inebildik. Bu da gün geçmiyor ki yeni buluşlara kapı aralamasın. Burada uzun yıllardır araştırma yaptığım elektromanyetik radyasyon ve etkilerini paylaşmak istiyorum. Çünkü yapılan araştırmalar insan sağılığı üzerindeki etkilerinin hiçte iyi olmadığı yönünde.

Günümüzde herkes elektrikli ev aletleri, cep telefonu, kablosuz internet kullanıyor ve bunlar hayatımızın merkezine yerleşmiş durumda. Kullanım konusuna itirazım yok ama nasıl güvenli kullanabiliriz sormamız gereken soru bu bence. SAR (Bağıl Soğurulma Hızı) değerini duymuş muydunuz? İnsan vücudu soğurulma karakteristiği dikkate alındığında, EM frekans bandı üç alt bölgeye ayrılabilir. 1. 30 MHz’den daha küçük alt rezonans bölgesinde insan gövdesi için yüzey soğurma belirgindir, fakat boyun ve bacaklarda enerji soğurulması hızla artar. 2. Tüm vücut için 30–300 MHz rezonans bölgesinde ve hatta vücudun bir kısmının rezonansı için daha yüksek frekanslarda, özellikle kafa için, çok dikkatli olunmalıdır. 3. 400 MHz’den 3 GHz’e kadar olan aralıkta ısı etkisi mevcuttur. Bu bölgede özellikle 100 W/m2’lik güç yoğunluğunda bölgesel enerji soğurulması beklenebilir. Frekans arttıkça soğurulan enerji azalır ve ısıtma etkisi artar, örneğin 915 MHz’de çalışırken birkaç kaç santimetre ve 2.45 GHz’de ise birkaç milimetre olmaktadır. Burada asıl olan etki genellikle oksidatif stres ve ısı artışı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu da maruz kalınan süre ve uzaklığa bağlı olarak ta değişmektedir. Bunun için yapılabilecek bazı önlemleri hayatımıza sokabiliriz.
  1. Cep telefonlarını kullanmadığınız zamanlarda üzerinizde taşımak yerine sesini duyabileceğiniz bir uzaklığa bırakın.
  2. Evinizde kablosuz ağ kullanıyorsanız yatarken mutlaka modemi kapatın.
  3. Evinizdeki modem en az kullandığınız ve yatak odası ile çocuk odasına en uzak olan yere yerleştirin.
  4. Cep telefonlarınızın çalıştığı 90 MHz veya 1800 MHz bandında sürekli sinyal alışverişi olduğu için yatarken lütfen kapatın veya uçak moduna alın.
  5. Cep telefonlarında bulunan 3G/4G ağları da cep telefonu sinyallerine ek olarak 2100 MHz bandında veri alışverişi sağladığı için lütfen uyurken uçak moduna alın.
  6. Ayrıca özellikle erkek ve dişi cinsiyet için dizüstü bilgisayarları diz üzerinde üreme organlarına yakın olarak kablosuz ağa bağlanıp uzun saatler çalışmayın.
Bütün bu verilerle ilgili bilimsel çalışmalarıma göz atmak isterseniz buradan okuyabilirsiniz.  
ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Kadın ve Erkek İnfertilitesinde Antioksidanların Önemi

İnfertilite1 yıl boyunca, haftada en az 3 kez cinsel ilişkiye rağmen gebe kalınamaması durumudur.  Tüm toplumda infertilite oranı %15’ler civarındadır. Günümüzde bilimsel araştırmaların önemli bir konusu olan ve birçok patofizyoloik süreci olumsuz etkileme potansiyeli olan Oksidatif stres’in insanda, fertiliteyi de olumsuz yönde etkilediği bilinmektedir. İnsan vücudunda Oksidan ve antioksidan sistemlerin oksidan sistem lehine bozulması,oksidatif stres  olarak tanımlanan ve kadınlarda infertilite etyopatogenezinde de rol oynayan bir takım patolojik süreçleri stimule eder. Öyle ki Endometriozis, endometrioma, Unexplained infertilite, Polikistik over sendromu (PCOS) gibi hadiselerin etyopatogenezinde oksidatif stresin varlığı kanıtlanmıştır. Bu nedenle doğada mevcut olan veya sentetik üretilen bir çok antioksidan maddenin oral olarak kullanımı, infertilite başarısı, tüp bebek şarısı, gebe kalmayı kolaylaştırma, erkeklerde sperm parametrelerinin (sayı, hareketlilik, morfolojisi), ereksiyonun, cinsel hayatın iyileştirilmesinde kullanılması mantıklı bir hipotezdir. Günümüzde Myo-İnositol (200mg)’ün Oligomenore, ve PCOS’da over fonksiyonlarını iyileştirmede başarılı bulunmuştur (1). Vitamin E ve L-arjinin ile ince endometriumu olan kadınlarda kalınlığın arttığı ve akımın arttığı bildirilmiştir (2). Koenzim Q10 ile mitokondrial fonksiyon iyileşerek over fonksiyonları iyileşir, yaşlanması gecikir ve oositlerdeki anoploidi oranları azalır (3). İnsan vücudu; Bir çok iç ve dış etkenler ile nonstabil ve yüksek reaktivite gösteren  ve serbest radikal olarak adlandırılan moleküller üretir (Hidrojen peroksit gibi). Bu maddelerin serbest miktarları artarsa hem proteinlerde hem de DNA-RNA yapı taşı olan nükleik asitlerde bunlara sekonder hasarlar ortaya çıkar. Tabi insan vücudu da iç kaynaklı olarak bu mekanizma ve hasarlarla savaşmak adına birtakım Antioksidan maddeler sentezler (Glutatyon, peroksidazlı formu (Bu yolağın çalışması eser bir element olan selenyuma ihtiyaç duyar), taurin gibi). Reaktif oksijen molekülleri’nin Kadın Üreme sisteminde; -Ovulasyon, ovum kalitesi – Foliküllerin oluşumu, gelişimi, maturasyonu, – Korpus Luteumun çözünmesi -Döllenme ve yaşlanma ile bu yeteneğin azalması (mitokondrial DNA hasarı ile) -Kaliteli embriyo gelişimi gibi fizyolojik süreçlere doğrudan etkisi vardır. Tüm bu nedenlerle günümüzde  antioksidan olarak melatonin (döllenmiş embriyo sayısını arttırır), Selenyum, Astaksantin (C vitamininden 6000 kat güçlü bir antioksidan, antienflamatuar) (4), C vitamini, E vitamin, yeşil çay katesinleri, Resveratrol gibi antioksidan etkili maddelerin hem erkek hem de kadına oral yoldan verilmesi, kısırlık, anti-aging etkiler, kanser gelişiminin önlenmesi, kalp-damar sağlığı ve kalp krizinin önlenmesi, Radyoterapi-kemoterapiye bağlı hücre hasarlarının önlenmesi, mental fonksiyonların korunması, cildin UV ışınlarının zararlı etkilerinden korunması, göz ve görme sisteminin desteklenmesi gibi olumlu etkilere neden olabilir. Bu amaçla birçok ilaç firması tarafından, farklı doz ve maddeler ile oluşturulan antioksidan madde kombinasyonları (Vitamin – mineral desteği) ile antioksidan içeriği fazla olan meyve özlerinden oluşan gıda takviyeleri piyasaya sürülmüştür.  Bunlar doğadan tatlı sualglerinden (Haemotococcus Pluvialis gibi), istakoz, somon, krillden vs elde edilebilir. Bu preparatlarda kullanılan maddeler genellikle şunlardır. -Tiamin (Vitamin B1) :5-50 mg -Ribolavin (Vitamin B2): 5mg -Niasinamid (Vitamin B3): 10-20 mg -Pridoksin (Vitamin B6): 3 – 10mg -Folik asit (Vitamin B9):  400-800 μg -Kobolamin (Vitamin B12): 3-50 μg -Biotin (Vitamin B7): 300 μg -İnositol (Vitamin B8): 2,5 mg -Kolekalsiferol (Vitamin D3): 500-1000IU & 10 μg -Vitamin E: 50-400 IU  & 110-120 mg -Çinko : 10-40 mg -Magnezyum : 100 mg -Selenyum : 20-100 μg -Beta glucan : 25 mg -Koenzim Q10: 15-200 mg -L-Arjinin: 250 mg -Myo-İnositol: 500 mg -Vitamin C: 75-180 mg -Astaksantin : 1-4 mg -Zeaksantin: 0,20 mg -Beta Karoten: 5 mg -A vitamini: 300 μg -L-Karnitin fumarate : 440-3450 mg -Asetil L-karnitin HCL: 1000mg -Sitrik asit: 100 mg -Glutatyon: 80 mg Kaynaklar: 1- Effects of inositol on ovarianfunction and metabolic factors in women with PCOS: a randomized double blindplacebo-controlled trial.Gerli S, Mignosa M, Di Renzo GC. EurRev Med Pharmacol Sci. 2003 Nov-Dec;7(6):151-9. 2- Endometrial growth and uterine bloodflow: a pilot study for improving endometrial thickness in the patients with athin endometrium.Takasaki A, Tamura H,Miwa I, Taketani T, Shimamura K, Sugino N. Fertil Steril. 2010 Apr;93(6):1851-8. doi:10.1016/j.fertnstert.2008.12.062. Epub 2009 Feb 6. 3-Mitochondrial dysunction and ovarian aging. Wang T, Int J Reprod Immunol 2017:77e12651. 4- Astaxanthin: sources, extraction, stability, biological activities andits commercial applications–a review. Ambati RR, Phang SM, Ravi S, Aswathanarayana RG.  Mar Drugs. 2014 Jan 7;12(1):128-52.

Doç. Dr. İlker GÜNYELİ

Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi

Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı