Yazar arşivi Prof. Dr. Mustafa SAYGIN

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Kanamanız durmuyorsa; K Vitamini

Kanamanız durmuyorsa; K vitamininiz eksik olabilir.

K ismi Koagülasyon, kan pıhtılaşmasından geliyor. K Vitamini etkisi gösteren 3 tip madde vardır.

K1 Fillokinon; Bitkisel kaynaklıdır.

K2 Menakinon; Barsakta bakteriler tarafından sentezlenir ve absorbe olur

K3 Menadion ; İzopren yan zinciri olmayan  sentetik K Vitaminidir.

K vitamini

Obstrüktif sarılıkta safra eksikliğine bağlı, ülseratif kolit ve diyare de emilimi azalır.

K Vitamini organizmada depo edilmez.

Bakteriler tarafından kolonda sentezlenir (% 10-15).

Bitkisel kaynaklar

Yeşil yapraklı sebzeler (pırasa, ıspanak..)

Bazı bitkisel yağlar

Brokoli

Hayvansal kaynaklar

Karaciğer

Süt

 

 

 

K Vitamininin Fonksiyonları

Kan pıhtılaşmasını sağlar (II, VII, IX ve X ve Protein C gibi pıhtılaşma faktörlerinin sentezinde rol alır).

Kemik şekillenmesinde katkıda bulunur.

Oksidasyon-redüksiyon reaksiyonlarında elektron taşıyıcı rolü üstlenir.

Eksikliğinde, kanama eğiliminde artış oluşur.

Fazlalığında; anemi, gastrointestinal bozukluklar meydan gelir.

 Yeni doğanda K Vitamini

K vitamininin plasentadan geçişi az olduğundan yenidoğanlarda düzeyi normalden çok düşüktür.

 

Ayrıca yenidoğanlar barsaklarında yeterince K vitamini sentezleyecek bakteri olmadığı için K Vitamini eksikliği görülür.

Yeni doğanda gastrointestinal sistem steril olduğundan sentezlenemez.

Sütteki miktar ihtiyacın ancak beşte birini karşılar.

Yeni doğana bir defa Vitamin K iğnesi yapılır.

Sentetik K Vitaminin fazla alınması oral pıtılaşmayı engelleyen ilaçların etkisini bloke edebilir.

Hamile kadınlarda kullanılırsa eritrositlerin aşırı yıkımına bağlı yeni doğan bebekte sarılık görülür.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

E Vitamininin Üremeye Etkisi

E VİTAMİNİ

Vitamin E ( alfa-tokoferol formu) 1920’lerde keşfedilmiştir. 1960’lara kadar Tokotrionellerin bu familyanın bir parçası olduğu düşünülmüştür. Esas olarak üretkenlikle ilişkili bir vitamin olarak isimlendirilmiş ve 1930’larda antioksidan özelliği ortaya konulmuştur.  Vitamin E vücutta birçok sistem etkileyebilmektedir ve güçlü bir antioksidandır. İmmün sistemi güçlendirir, kalp damar sağlığı, akıl sağlığı, göz ve kas sağlığı ve daha fazlası. Yağda eriyen E vitamini hücre membranı ve arter duvarlarını korur.

Vitamin E Ailesi

e vitamini türleri

Vitamin E ailesinin süperstarı; Tokotrienoller

Vitamin E ailesi tokoferol ve tokotrienol olmak üzere iki gruba ayrılır. Tokotrienoller Pennock ve Whittle tarafından 1964’te keşfedilmiştir. 1980’lerin başında kolesterol düşürdüğü biliniyordu, 1990’larda ise anti-kanser özelliği ortaya konuldu. Günümüzde Tokotrienoller hakkında geniş çaplı araştırmalar yürütülmekte ve kan kolesterol düzeyini % 5-35 arasında azalttığı gösterilmiş olup bu da kardiyovasküler hastalıktan korunma için çok önemlidir. Tokoferoller yaygın olarak E vitamini olarak bilinir, fakat çalışmalar tokotrionellerin daha güçlü etkiye sahip olduğunu göstermiştir. Burada farkı oluşturan en önemli etken moleküler yapıdır. Tokoferoller daha büyük baş ve uzun kuyruk yapısına sahiptir ve bu da molekülün hareketini zor hale getirir. Küçük baş ve kısa kuyrupa sahip olan tokotrienoller çok fazla esnek ve yüksek emilim kapasitesine sahiptir. Ek olarak, çalışmalarda trokotrienollerin kalp sağılığını güçlendiridiği, kan şekerini düzenlediğive birçok sağlığa ek yararı olduğunu ortaya koymuştur.

Peki Tokotrienoller hangi besinlerde bulunur.

 Tokotironeller

 Tokotrioneller ve Tokoferollerin Karşılaştırılması

Çeşitli çalışmalarda Tokoferoller özellikle Alfa-Tokoferol Trokotrionellerin sağlığa yararlarına müdahale ederler. Bir çalışmada; 6 grup tavuğa Tokotrienollere  ek olarak çeşitli miktarlarda Tokoferol veriliyor. Tokoferol çok az veya verilmeyen  gruplarda büyük oradan yağ oranı azalmış. Yüksek oranda Tokoferol verilen grupta kolsterol üretimi artmış. Ek çalışmalar, Tokoferollerin kolesterol seviyelerini, emilimini ve anti-karsinojenik özellikleri etkilediğini göstermiştir.

Bu durumda tokoferoller için denilebilir ki;

Emilimi azaltır

Kolesterolün azaltılmasını etkiler

Kanserin engellenmesini azaltır

Tokotrionellerin parçalanması ve yıkımını artırır

Yüksek dozda kolesterolü artırır

Güney Amerika’da yetişen yağlı bir bitki olan annatto çalısı, beraberinde Tokoferoller olmadan saf Tokotrienoller sunan dünyadaki tek doğal bileşiktir. Ayrıca, Annatto Tocotrienol, pirinç ve palmiye kaynaklara göre 150 – 300 kat daha az Tokoferol içeren en yüksek Tokotrienol konsantrasyonuna sahiptir.

Tokotrionellerin gücü

Geçmişte, çalışmalar çoğunlukla Vitamin E’nin Alfa-Tokoferol formu ile ilişkiliydi. Çok az çalışma tokotronllerden bahsediyorsun. Son yıllarda çalışamaların %30’u tokotrionllere odaklandı. Bu dramik kayma neden? Özellikle delta- ve gamma- Tokotrionellerin yaygın güçlü etkileridir.

 E Vitamini Eksikliğinde Görülen Belirtiler

Deneysel olarak E vit eksikliği oluşturulan gebe sıçanlarda fetüs 1. haftada ölür. E vitamini ile bu önlenebilir.

E vit eksikliğinde iskelet kas lifleri parçalanır, ödem ve hücre infiltrasyonu görülür, hemolitik anemi görülür.

İleri safhada solunum felci ve ölüm görülür.

Çocuklarda kas gelişiminde düzensizliklere neden olur

Erkeklerde germinal epitelde dejenerasyonla steriliteye neden olur.

Kadınlarda düşüğe neden olabilir.

Anemi

Ataksi (kas koordinasyonu bozukluğu).

İnsanlarda E vit eksikliği görülmez, yetersizliği görülür.

Selenyumun etkisi

Selenyum, Vitamin E gibi hücreyi peroksidatif etkilerden korur.

Se etkisi E vitamini ihtiyacını azaltır.

Se, Glutatyon peroksidazın yapısında bulunur. Bu enzim yağ asidi hidroperoksidlerin membran yapısını bozmasını önleyerek E Vitaminine yardımcı olur.

Pankreas normal fonksiyonu için gerekli. Vitamin E ile diğer lipidlerin sindirim ve emilimine etkilidir.

Vitamin E’nin plazma lipoproteinlerine bağlanmasına yardım eder.

 e vitamini kaynakları

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Nedir bu Oksidatif Stres

“Oksidatif stres” terimi ilk olarak “pro-oksidan-antioksidan dengesindeki bozulmanın oksidan lehine bir bozukluğu” olarak tanımlanmıştır. Oksijen kullanımı yaygın olan organizmalarda serbest radikal oluşumunu kontrol altında tutmak ve zararlı maddelerin etkilerini engellemek için antioksidan savunma sistemi yetersiz kaldığı durumda oksidatif stres olarak bilinen durum ortaya çıkar.

Serbest radikaller, besinlerin enerjiye dönüşümü sırasında oluşan reaktif moleküllerdir. Bu enerji dönüşümü sırasında kullanılan ana madde ise oksijendir.

Serbest radikaller, O2 ile minor metabolik ürünleri olan süperoksit (•O2‾), hidrojen peroksit (H2O2, serbest radikal değildir), hidroksil radikali (OH) ve single oksijen (1O2) denilen toksit olan reaktif oksidatif türleridir. Bu moleküller DNA, protein ve lipit bileşenlerine zarar verir.

En önemli reaktif oksijen ürünlerinin kaynakları; mitokondriyal elektron transportu, peroksimal yağ asit metabolizması, sitokrom p450 reaksiyonu ve fagositik hücrelerdir.

Bu ürünler; DNA, protein ya da lipit gibi temel kimyasal yapıların hedef moleküllerinden bir ya da daha çok elektron transferi yaparak okside eder.

Bu reaktif oksijen türleri organizmada genellikle normal fizyolojik olaylar esnasında oluşur ve birçok önemli fonksiyona aracılık eder.

Mitokondrial solunum sırasında kullanılan oksijenin % 2 ila % 5’i serbest radikal oluşturmak için sitokrom oksidaz enzimi ile doğrudan suya indirgenir.

Bu sırada oksijenin çok az bir kısmı elektron transport zincirindeki elektron kaçakları nedeniyle süperoksit anyonunu oluşturur.

Ayrıca hücrelerde çeşitli enzimler (NADPH oksidaz, ksantin oksidaz, sitokrom p450 vb) aracılığıyla, katekolaminler, flavinler vb. otooksidasyonu ile veya parakuat, nitrofurantoin, adriamisin gibi ksenobiyotiklerin redoks döngüsü ile değişik mekanizmalar •O2‾ ve H2O2 meydana getirir.

Hidroksil radikali ise H2O2 ile •O2‾ arasındaki reaksiyon (Haber-Weiss reaksiyonu) sonucunda oluşur. Bu reaksiyon geçiş metalleri (başlıca demir) tarafından katalizlenir ve Fenton reaksiyonu olarak adlandırılır.

Oksidatif stres sonucu oluşan ve reaktif oksijen metabolitleri olarak bilinen moleküller özellikle lipit, protein ve DNA gibi hücre bileşenlerini hasarlandırır. Bu yüzden oksidatif stres vücudumuz için çok zararlıdır ve korunmak için antioksidan besinlerden bolca tüketmeliyiz.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Kış Aylarında Alamadığımız D Vitamini

D vitamini;

Kemik metabolizması ve kas kasılması için kalsiyum (Ca) ve fosforun (P) kan düzeylerinin düzenlenmesinde, rolü olan steroid yapıda bir pro-hormondur.

Vitamin D çeşitli formlarda bulunur.

Kolekalsiferol  (Kalsiol) inaktif ve hidroksillenmemiş formudur.

Kalsifediol (Kalsidiol, hidroksikolokalsiferol, 25-Hidroksivitamin D3) kısaca 25 (OH) D, kanda ölçülen formu budur.

Kalsitriol (1,25-dihidroksivitamin D3) aktif formudur. Böbreklerde üretilerek kana verilir, kandaki kalsiyum ve fosfat düzeyini ayarlayarak hedef organ dokularda birçok fizyolojik reaksiyonda rol alır. Ayrıca enflamasyon, nöromüsküler fonksiyon, büyüme, farklılaşma ve hücre ölümünde birçok genin fonksiyonunu düzenler.

Birçok yayımlanan çalışmada; kardiyovasküler sağlık, diyabet, multipl skleroz, alerji, astım, enfeksiyon, psikiyatrik sağlık, ağrı ve genel mortaliteye faydası olduğu gösterilmiştir. İmmün sistemin çalışmasını sürdürmesi için de gereklidir. Öğrenme ve belleği geliştirir. Sağlıklı glukoz metabolizmasını destekler.

En iyi kanıt kemik sağlığı ve yaşlı kadınlarda mortaliteyi azaltması yönündedir. D vitamini ve mortalite arasında U şeklinde bir ilişki vardır. Çoğunlukla kandaki normal değerleri 40 and 50 ng/mL. arasındadır. Fakat toplumun genelinde düşük seyretmektedir. Bu yüzden birçok hastalıkla ilişkilendirilmiştir. Örneğin; D vitamini eksikliği ve koroner arter hastalığı ilişkisi, D vitamini ve allerji, D vitamini eksikliği hamilelik ve yenidoğan ilişkisi, çağın pandemisi bunlardan sadece bir kaçı. Toplumun ortalama %90’ında eksik olduğu düşünülürse ve neden olduğu hastalıklara bakılırsa önemi daha net anlaşılacaktır. Yine sağlıklı ve dengeli beslenme ile güneş ışığını ihmal etmemeliyiz.

D Vitamini Kaynakları

D vitamini başlıca, hayvansal kaynaklı gıdalardan sağlanır.

Balık yağı, karaciğer, yumurta, tereyağı, süt ve peynirde bulunur.

Karaciğerde 2-4 aylık depo vardır.

Büyüme çağındaki çocuklarda, gebelikte, laktasyon döneminde ihtiyaç artar

İlk bir yıl infantlara 400 IU/gün D vitamini desteği,

1-70 yaş arasındakilere 600 IU/gün

70 yaşın üzerindekilere de 800 IU/gün D vitamini desteği önerilmektedir.

Günlük ihtiyacın bir bölümü en az 30 dakika arada engel olmadan el ve yüzün güneşle teması ile vücutta sentezlenir.

D Vitamini Eksikliği

Yetersiz güneş ışığı almak y ada alınan kalsiferolün yetersizliği, çocuklarda raşitizm ve büyüklerde osteomalazi semptomlarını ortaya çıkarır.

Raşitizmde kemikteki kalsiyum depolanmasında yetersizlik görülür.

Kalsiferol eksikliğinde uzun kemiklerde epifiz-diafiz sınırındaki kıkırdak hücreleri büyümeye devam eder.

Ancak kemikleşme gecikir ya da duraklar.

Bu nedenle eklemlere yakın bölgelerde kemik uçları genişleyerek normal şekillerini kaybeder ve deformasyona uğrar.

Fontanellerin kapanması gecikir (normalde 1. yaşta kapanır).

İlk olarak 1872’de raşitizmin balık yağı ile tedavi edileceği bulundu.

Mellanby 1918 yılında köpeklerde deneysel raşitizm oluşturup balık yağının bunu önlediğini gösterdi.

Huldschinsky de yapay ultraviyole ışınlarının çocuklarda raşitizmi önlediğini ortaya koydu.

Raşitizm tedavisinde kullanılan kalsiferol adı verilen maddeler; ergokalsiferol (D2) ve kolekalsiferoldür (D3).

Ergokalsiferol (D2)

Ergokalsiferol (D2 vitamini) bitkisel kaynaklı olup en çok maya ve mantarlarda bulunan ergosterolün (provitamin D2) morötesi ışınlara maruz kalmasıyla oluşur. Ancak doğada pek fazla bulunmaz. Daha çok süt ürünlerinin güçlendirilmesi amacıyla kullanılır.D2 vitaminin biyolojik etkinliğinin D3’e göre 3-10 kat daha azdır.

Kolekalsiferol (D3)

Deri yüzeyindeki sekresyonlarda dehidrokolesterolden güneş ışınları yardımıyla oluşur.

UV deriye yakın bölgeler ulaşabildiğinden dolayı bu reaksiyon deriye yakın bölgelerde gerçekleşir.

Süt, yumurta sarısı, tereyağı gibi ürünlerde bol miktarda bulunur.

Balık yağı vit D3 bakımından zengindir.

Isıya dayanıklıdır.

Kalsiyumunn barsaklardan emilimi için gereklidir.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Nasıl Öğrenmeliyim!!!

Nasıl Öğrenmeliyim!!!

Nasıl öğrenmeliyim, ah bir bilsem…
Öğrenci olun ya da olmayın öğrenmek istediğinizi ne zaman ve ne şekilde öğrenebilirsiniz.

Burada yaşınız ne olursa olsun sakın bir şey öğrenmede ezberleme tekniğini kullanmayın.

İnsanlarda sürelerine göre 4 tip bellekten bahsederiz.

Genelde sekonder bellekte geziyoruz ve burada sakladığımız bilgilerin %80’i 2 hafta sonra puf uçup gidiyor ve genellikle sınavlar için odaklandığımızda bu belleği kullanıyoruz.

Ama teorik olarak hastalıkların bile (Demans) en son etkilediği tersiyer bellek önemli olan. Bu bellek içinse en önemli mekanizma tekrardır.

Küçükken hepimiz kum tepesinde oynamışızdır. Oyun oynarken yukarıdan aşağıya su döktüğünüzde ilk olarak su yol bulup gidemez ama siz aynı eylemi tekrarladığınızda birkaç defa tekrardan sonra artık su akıp hedefe hızlı bir şekilde ulaşacaktır.

Beynimizdeki olayda buna benzer. Nöronlarımız arasındaki sinaptik bağlantılar bu tekrarlar sayesinde (suyu döktükçe) güçlenir.

Bu şekilde belleğe aldığımız bir bilgiyi hatırlama, geri çağırma ve kullanma hızımız artarak hata oranımız azalır. Çünkü biz artık o bilgiyi tersiyer (uzun süreli) bellekte saklıyoruz.

Peki bilgiyi burada saklamak için neler yapmalıyız bunlara bakalım.

  1. Öncelikle öğrenmek istediğiniz bilgi ile varsa görseller gözden geçirilmeli. Toplumun çoğunluğunun öğrenme stili görsel içeriklidir.
  2. Öğrenmek istediğimiz bilgiyi ezberlemeye çalışmayalım. Çünkü bu durum bilgiyi değersizleştirecektir. Lütfen ezberlemeyelim.
  3. Konuyu öncesinde bir defa okumak gerek. Bu şekilde konuyu hocanızdan dinlediğinizde ya da videodan izlediğinizde konuyla ilgili yeni sinaptik bağlantılar yaparsanız, bu bağlantıların güçlendirilmesi ise sizin tekrar etmenize bağlıdır.
  4. Eğitim sonunda ve aynı gün içerisinde mutlaka tekrar edilmeli ki LTP (Long Term Potantiation)’yi çalıştıralım. Bu mekanizmayı bir döngü gibi düşünürseniz tekrar ettikçe öğrenmeniz kolaylaşacaktır.
  5. Öğrenmenin temel fizyolojik mekanizması LTP olduğu için aynı gün tekrar çok önemli. Daha sonra tekrar zamanının periyodunun arası açılabilir.
  6. Bir bilgiyi belleğe almak için en az 10-15 dakika tekrar gereklidir. Eğer kalıcı belleğe alınmak isteniyorsa 1 saat ve üzeri tekrar gerekmektedir.
  7. Öğrenme ve sonrası tekrar ile istenen bir bilgiyi belleğe almada kişinin kendine özgü öğrenme stili geçerlidir. Yani genel olarak bedensel, görsel ve işitsel ya da bu stillerin kombinasyonları içeren yöntemle olur. Araştırmamıza göre Tıp Fakültesi öğrencilerinin çoğunluğu görsel tarzda öğrenme stiline sahiptir.
  8. Bu bağlamda görsel öğrenme stiline sahip olanlar daha çok görsel materyal (Slayt, Şekil, Video, Resim vb), işitsel olanlar ön planda dinleyerek, bedensel olanlar maket vb öğrenim materyalleri ile dokunarak öğrenebilir. Burada önemli olan kendinizin hangi öğrenme stiline sahip olduğunuzdur.
  9. Konunun anlatımına aktif katılım gereklidir. Çünkü anlatımda bazen bir anahtar kelime çok şeyi anlamanıza yardımcı olur.
  10. Öğrenmek istediğiniz bilgi için kısa ders sunumlarından çalışmanız anlayıp öğrenmeniz için yeterli değildir. Bunun için ek kaynak kullanmanız gerekmektedir. Bununla ilgili olarak konuyla ilgili en güncel ve sade kaynak kitapları okumalısınız.
  11. Bir konuyu çalışırken konu ile ilgili olan bilmediğiniz kelimelerin anlamlarını notlarınızın üzerine kaydedin.
  12. Çalışma stratejinizde mutlaka düzenli olmalı. Burada en temeli uyku düzenidir
  13. Sonrasında ise düzenli beslenme gereklidir. Lütfen protein ağırlıklı beslenelim ve fazla karbonhidrattan uzak duralım. Omega-3’ü unutmayalım.
  14. Yaşam tarzımızı düzene sokmamız gerekmektedir. Sağlıklı bir uyku ve sağlıklı bilişsel fonksiyonlar için bu olmazsa olmaz.
  15. Unutmamamız gereken bir şey daha, günlük egzersiz. Nasılki egzersizle kaslar çalışır, aynı şekilde beyinde bir takım hormonlar sayesinde çalışır.
  16. Sabahları saat 06:00-10:00 arası kortizol hormonunun sirkadiyen ritmi nedeni ile öğrenmeye daha yatkın oluruz. Genellikle gece öğrendiğimizi sanarız ama fizyolojik değil. Yarardan çok zararı vardır.
  17. Ve tekrar, tekrar, tekrar…

İyi öğrenmeler: )

 

Doç. Dr. Mustafa SAYGIN

 

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

Kış Aylarına Karşı A VİTAMİNİ (Anti-Enfeksiyon Vitamini)

Anti-Enfeksiyon A VİTAMİNİ (Akseroftol, Retinol,  Karotenler)

Hayvansal dokularda “retinol” şeklinde bulunur. Özellikle; karaciğer, balık yağı ve yumurtada bulunur. Bitkisel besinlerde A vitamini prekürsörü alfa ve beta karotenler bulunur ve karaciğerde A vitaminine dönüştürülürler.

Karotenler havuç, şalgam, ıspanak ve karnabaharda bulunur. Karaciğerde 5-12 aylık depo bulunur.

Yağda çözünün bir vitamin olan A vitamin; gözün “retinal” pigmentlerinin oluşturulmasında kullanılır. Bu da, rodopsine dönüşerek karanlığa adaptasyonla ilgili fonksiyonu üstlenmiştir.

Hücre büyümesi, epitelyal hücre çoğalması ve gelişmesi, antioksidan, hücre ayrımlaşması (retinoic acid), immünite, üreme ve büyüme fonksiyonlarında rol alır.

Vitamin A iki kategoriye ayrılır; preformed vitamin A ve provitamin A karotenoid. Bu sınıflama Vitamin A’nın kaynağına göre yapılır (Bitkisel veya hayvansal). Preformed vitamin A bitkisel kaynaklardan ve bazı hayvansal gıdalarda bulunur. Bu formu retinol olarak absorbe edilir ve en kolay kullanılabilir formudur. Retinol vücutta Retinal ve Retinoik asite çevrilir. Vitamin A formu renkli meyvelerde karotenoid olarak bulunur ve vücutta retinol olarak kullanılır. Yaygın provitamin A karotenoidler bitkilerde beta-carotene, alpha-carotene ve beta-cryptoxanthin olarak bulunur. Bunlarında arasında beta-karoten en aktif formudur.

Günlük tüketim miktarı; Erişkinde günde 5000 İÜ; çocuklukta, püberte gebelik ve emzirme sırasında 6000 İÜ önerilir.

A vitamininin emilimi; İnce barsaklardan yağlarla birlikte A vitamini ve karoten olarak emilir.

A vit. Görme Üzerine Etkisi tam olarak alttaki şemadaki gibi gerçekleşmektedir.

Retina

A Vitamini Eksikliği Belirtileri olarak; Genç sıçanlarda A vitamini eksikliğinin, büyümenin duraklamasına, zayıflama ve sonunda ölüme neden olduğu gösterilmiştir.

A vitaminin aşırı alınmasında farklı organ ve sistemlerde bir takım sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ama ilginç olan öncelikle A vitamin, hipervitaminozunun nasıl bulunduğunu konuşalım. 2. Dünya savaşı sırasında kutuplarda kurulan araştırma merkezinde kalan araştırmacılar açlıktan dolayı kutup ayısı avlayıp karaciğerini tükettiklerinde aşağıda sayacağım A vitamini hipervitaminozu belirtileri görülüyor. Bu sayede A vitamini hipervitaminozu literatüre girmiş oluyor.

1- Göz:

Göz yaşı sekresyonunun kesilmesiyle önce kornea epiteli kalınlaşıp kurur. Bu belirtiye xerophtalmia adı verilmektedir. Enfeksiyonlar için uygun bir ortam oluştuğundan, keratit  ve konjunktivit görülür. A vitamini eksikliği devam ederse, kornea yumuşayarak dejenere olur: Keratomalacia; Ön ve arka kamaralardaki enfeksiyonlar körlüğe kadar götürebilir. A vitamini eksikliğinde retinada büyük harabiyet meydana gelir. Fotopik ve skotopik görmede A vitamininin oldukça önemli bir görevi vardır. Karanlığa adaptasyonun bozulması A vitamini eksikliğinin erken bir belirtisidir. Eksiklik ileri derece ise gece körlüğü oluşur.

2- Sindirim Sistemi:

Büzülen salya bezlerinde, kanallardaki epitelin kalınlaşması ile lümenler kapanarak salgı durur. Mukus salgısı yapan hücreler küçüldüğü için, villuslarda çok defa nekrozlar görülür; bu nedenle mukoza üzerindeki bakteriler çoğalır.

3- Üst Solunum Yolları:

Özellikle burun, trakea ve bronşlardaki tek katlı epitel hücreleri çok katlı epitele çevrilerek keratinize olur. Aynı değişiklikler vajinada da görülmektedir.

4- Üreme Bozuklukları:

Erkeklerde testis germinal epitelde küçülme, kadınlarda bazen menstruasyon siklusu bozuklukları görülür. Embriyolojik gelişmeyi destekler.

5- Enfeksiyonlara Direnç:

Epitel değişiklikleri mikroorganizmalara karşı lokal direnci azalttığından, bunların kolayca kana geçmesi ve vücutta yayılarak, bronkopnomoni, enterit, göz enfeksiyonları sonucu ölüm görülür. Çeşitli organlarda örneğin göz, böbrek, solunum yollarında vitamin eksikliğinde, enfeksiyonların gelişmesi nedeniyle A vitaminine anti-enfeksiyon vitamini de denir

6- Kemikler:

A vitamini eksikliği kafatası kemikleri ve omurların aşırı büyümesine neden olarak, bir takım sinirlerin basınç altında kalmasından dolayı nörolojik semptomlar oluşturur.

Gerekenden fazla miktarda A vitamini verildiği zaman Anoreksiya, Uzun kemiklerde ağrılı şişmeler, saçların dökülmesi ve kaşıntılı döküntüler, baş ağrısı görülür. Bulantı, sarı deri, osteoporoz ve sıçanlarda A hipervitaminozunun teratoma sebep olduğu gösterilmiştir.

Sonuç olarak; A vitamini eksikliğinde; gözün konjuktivası, idrar ve solunum yollarında sıklıkla enfeksiyon görülür. Bu nedenle A vitaminine “anti-enfeksiyon” vitamini denmektedir. Kış geldi hadi A vitaminini yeterli miktarda doğal haliyle alalım. Kış ayları yaklaşıyor ve korunmaya ihtiyacımız var. Bunun içinde en aktif formu olan beta karoten olarak almalıyız.

 

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

KIŞ AYLARINDA VİTAMİNLERE NEDEN İHTİYAÇ DUYARIZ

Soğuk kış ayalarına girdiğimiz bu günlerde organizmanın direncini korumak için almamız gereken besinler vardır ve bunların en başında vitaminler gelmektedir.

Vitaminler; normal büyüme ve metabolizma için çok az miktarda gerekli olan organik besin maddeleridir. Enerji sağlamazlar, her vitamin, vücutta özel bir enzim sistemiyle ilgili olup, kendine özgü fonksiyona sahiptir. Bazı B grubu vitaminler enzimlerin koenzim veya prostetik grubu yani enzimlerin aktif olup çalışabilmelerini sağlarlar. Vitamin yoksa o enzimde fonksiyonunu yerine getiremez.

Vücutta sentezlenmedikleri (ya da yetersiz miktarlarda sentezlenebildikleri) için mutlaka besinlerle alınmalıdırlar. Organizmada vitamin eksikliği “hipovitaminoz” yada tam yokluğu “avitaminoz” olarak görülebilir. Birkaç vitaminin aynı zamanda yokluğuna ise “polivitaminoz“denir.

Primer vitamin eksikliği yetersiz ve dengesiz beslenme ile yakın ilişkili olduğu için, ülkemizde ve hayat standardı yüksek ülkelerde ender olarak görülür. Yani günümüzde eksikliğine ender durumlar hariç rastlamak mümkün değil. Burada o zaman şu soruyu sormadan edemeyiz, eksikliği görülmüyor o zaman neden bu kadar vitaminler önemli. Cevabı çok basit eksikliği değil de yetersizliği görülüyor. Bu da dengeli beslenmediğimiz için oluşuyor.

Sekonder vitamin eksikliği ise bir hastalığın sonucu ortaya çıkar. Suda çözünen çoğu vitaminlerin depolanması nispeten azdır. Bütün vitaminleri içeren besin maddesi yoktur, bundan dolayı dengeli beslenme vitamin açısından çok önemlidir. Dengeli beslenme sayesinde vücudumuzun günlük ihtiyacımız olan vitaminleri alarak organizmanın güçlü kalmasını sağlayabiliriz. Zaten immün sistem dediğimiz bir grup hücreyi içeren savunma sistemimiz dışarıdan gelecek tehlikelere karşı bizi koruyacaktır. Bu da kısa vadede enfeksiyon hastalıklarından, uzun vadede de kronik hastalıklardan korunmamıza yardımcı olacaktır.

Vitamin yetersizlikleri günümüz açısından baktığımızda şu nedenlerden dolayı meydana gelebilmektedir.

Günlük yetersiz alınım

Açlık, yoksulluk, alkolizm, uzun süreli sıkı diyet, uzun süre antiasit kullanımı.

Yetersiz emilim

Safra kanalı tıkanması sonucu yağda çözünür. (A,D,E,K) Vitaminler emilemez. Pernisiöz anemi (İntrinsik faktör eksikliği). Spru sendromu. İnce barsak iltihabı

Yetersiz Kullanım

Bazı Vitaminlerin transportu için gerekli olan protein eksikliği. İnaktif olan Vitamin ön maddesinden aktif  şeklin sentezindeki bozukluk.

İhtiyacın Artması

Büyüme, hamilelik, laktasyon, yaralanma.

Atılımın Artması

Böbrek fonksiyon bozukluğu.

İlaca Bağlı Eksiklik

Antibiotik alınımına bağlı barsaktaki mikrobial  sentez bozukluğu. Tüberküloz tedavisinde kullanılan izoniazide bağlı B6 eksikliği gibi nedenler sayılabilir.

Yağda eriyen vitaminlerler şunlardır.

Vit A

Vit D

Vit E

Vit K

Genel olarak yağda eriyen vitamin eksiklikleri; Vitamin alımının az olması, Yağ alımının az olması, Yağ emiliminin az olması, Safra yapımı ve salgısı bozuklukları, Lipaz enzimi eksikliği, Sindirim kanalı bozuklukları, Sindirim kanalından atılımın artması, Spesifik taşıyıcı eksiklikleri (genetik faktörler) gibi nedenlerle ortaya çıkmaktadır.

İlk olarak A vitaminine bakmaya ne dersiniz.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

NE KADAR BESLENEBİLİYORUZ?

Bu sorunun cevabını hemen hemen herkes yeteri kadar olarak verdiğini sanıyorum. Hatta günümüzde oldukça yaygın hale gelen obeziteye bakarsak fazlası ile besleniyoruz diyebiliriz.

Ama ben aksi düşünüyorum ve elimde kanıtım da var. İşte başlıyoruz. Günümüzde modern tarım yöntemleri ile birçok meyve ve sebzeyi mevsim kısıtlaması olmaksızın sofralarımızda yer verebiliyoruz. İlk bakışta bu çok güzel ve avantajlı gibi görünüyor. Diğer taraftan da her şey mevsiminde güzeldir diye düşünürüz. Kışın karpuz canımız istemez ama onun yerine vücudumuzun direncini arttıracak antioksidan olan C vitamini için narenciye tüketiriz. Peki, bu seçimi belirleyen sadece besine kolay ulaşma, fiyatı ve diğer çevresel ve kişisel tercihler mi? Sanırım bunların ötesine geçip çok ta düşünmüyoruz. Burada ne demek istediğimi alttaki tabloya bakarak anlayabilirsiniz.

En çok tükettiğimiz sebze ve meyveler için 1985 (Pharmakonzern Geigy (Schweiz)) ve 2002 (Lebensmittellabor Karlsruhe/Sanatorium Oberthal) yıllarında İsviçre ve Almanya’daki büyük araştırma laboratuvarlarında yapılan analizler sonucunda çarpıcı sonuçlar elde edilmiştir (Tablo).

Her 100 gramda bulunan

Vitamin ve Mineraller

Araştırılmış İçerikler 1985 2002 Fark
Brokoli Kalsiyum 103 28 -73%
Amino Asit 47 18 -62%
Magnezyum 24 11 -55%
Fasülye Kalsiyum 56 22 -51%
Amino Asit 39 30 -23%
Magnezyum 26 18 -31%
Vitamin B6 140 32 -77%
Patates Kalsiyum 14 3 -78%
Magnezyum 27 14 -48%
Havuç Kalsiyum 37 28 -24%
Magnezyum 21 6 -75%
Ispanak Magnezyum 62 15 -76%
Vitamin C 51 18 -65%
Elma Vitamin C 5 2 -60%
Muz Kalsiyum 8 7 -12%
Amino Asit 23 5 -79%
Magnezyum 31 24 -23%
Vitamin B6 330 18 -95%
Çilek Kalsiyum 21 12 -43%
Vitamin C 60 8 -87%

Çok tükettiğimiz gıdaların vitamin ve Mineral içerikleri hatırı sayılır oranda düştüğü saptanmış.

Burada sormamız gereken iki soru var.

İlki neden, ikincisi 2018 yılında ne durumda. İlk soruyu cevaplaman ikinci sorunun cevabını sanırım herkes kendi kendine verebilir.

İlk sorunun cevabı içinse çok neden sıralayabiliriz ama bence en önemli etken insanoğlu yani biz. Bunu açarsak daha çok üretme ve daha çok kazanma gibi sebeplerle, hızlı gelişme, çevre kirliliği, bilinçsiz tarım uygulamaları, ürünlerin uzun depolanması için yeni yöntemler, kalite ve verim arttırmak için uygulamaların bu duruma neden olduğu söylenebilir. Bu durumda o zaman ne yapacağız diye kendimize bu soruyu sormaktan alamayız. Aslında günümüzün modası haline gelen, organik ürünler, köy kahvaltısı, köy ürünleri vs gibi kulağa hoş gelen ama aslına baktığınızda hiç öyle olmayan bir durumla karşı kaşıya kalıyorsunuz. O zaman bunun çözümünü nasıl bulacağız. Beslenmemiz gerektiği fizyolojik bir gerçek ve tükettiğimiz besinin de içerik olarak ihtiyaçlarımızı karşılaması gerekmekte. Ama şu an için tükettiklerimiz büyük oranda posa maalesef. O zaman bilinçli tüketmemiz gerekiyor. Neler yapabileceğimizi diğer yazımda paylaşacağım.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

OKSİDATİF STRES VE YAŞLANMA

Yaşlanma, strese uyum cevabında azalmaya yol açan ve yaşla ilişkili hastalıkların riskinin arttığı, fonksiyonlarda ilerleyici ve yaygın bir bozukluk olarak tanımlanabilir. Yaşlanan bireyin dışarıdan gelen uyarılara karşı organ ve sistemlerin dengesini koruması giderek zorlaşır. Yaşam boyunca pek çok süreç değişik düzeyde fizyolojik ve patolojik hasara yol açarak yaşlanmaya katkıda bulunur. Yaşlanma ile ilgili 1990 yılında yapılmış bir derlemede 300’den fazla teorinin bulunduğu belirtilmiştir.  Bu konudaki bilgi birikimi her geçen gün artmaktadır. Hemen her yaşlanma modeli, yaşlanma ile ilgili tek bir mekanizmaya odaklansa da, yaşlanma oldukça karmaşık bir olay olduğundan tek bir mekanizma ile açıklanması mümkün gözükmemektedir. Burada çağımızda da artık birçok kronik hastalığın patogenezinde yer alan oksidatif stres ve yaşlılık ilişkisine bakacağız.

Oksidatif Stres (Serbest Radikal Teorileri):

Günümüzde en çok rağbet gören yaşlanma teorilerinden biridir. Oksidan maddeler olan reaktif oksijen ürünleri (ROÜ) ve reaktif nitrojen ürünleri (RNÜ), birincil olarak mitokondrilerde üretilirler. Bu oksidan maddeler hücrelerde oksidatif hasara neden olur.  Oksidan maddeler, hem yaşlılıkla ilişkili dejeneratif hastalıkların (Alzheimer hastalığı ve ateroskleroz gibi) patogenezinde, hem de doku atrofisi gibi yaşlılık sürecinin sonucu olan durumlarda önemli rol oynarlar. Bununla birlikte ROÜ ve RNÜ, büyüme, apoptoz ve nörotransmisyonda görevli sinyal molekülleri olarak da fizyolojik görevler üstlenmektedirler.

Yaşlanma ile birlikte oksidan maddelerin miktarı artar ve oluşturacakları hasarı engellemeye çalışan antioksidan sistemler yetersiz kalır. Yaşlılıktaki temel sorunun, hem faydalı hem de zararlı etkileri olan oksidan madde regülasyonunun yaşlanma ile birlikte bozulması olduğu düşünülmektedir. Sonuçta oksidatif değişiklikler daha çok yenilenme kabiliyeti olmayan nöronlar ve kardiyak miyositlerde görülmektedir. Bunun nedeni bu hücrelerin oksidan hasarı hücre bölünmesi yoluyla azaltamamaları olabilir.

Oksidan maddelerin iki ana kaynağı vardır:

-Birincil kaynak olan mitokondrilerde elektron transport zincirinde ROÜ; nitrik oksit sentetaz reaksiyonu ile de RNÜ üretilir.

-Yaşlanma ile birlikte mitokondriyal makromoleküllerde oluşan oksidatif hasar nedeniyle disfonksiyonel mitokondriler birikir.

Mitokondri dışı oksidan madde kaynakları arasında fenton reaksiyonu, mikrozomal sitokrom p450 enzimleri, fagositoz yapan hücrelerin respiratuar saldırısı ve peroksizomal β-oksidasyon sayılabilir.

Bu yollarla üretilen oksidan maddelerin yaşlılıkla ilgili bazı hastalık ve durumlarda özgül rolleri olabilir. Örneğin, ilaç metabolizmasında görevli olan sitokrom p450 enzimleri yaşlanma ile birlikte azalır. Bu da ilaç reaksiyonları ve toksisitelerinin yaşlılıkta daha sık görülmesinden sorumlu olabilir.

Yaşlanma ile ilişkili oksidatif streste en kritik hedeflerden biri de DNA’dır. Bir taraftan DNA bazları ROÜ tarafından modifiye edilirken, diğer taraftan DNA tamir enzimleri bu lezyonları tamir etmeye çalışırlar. Ancak tamir edilemeyen lezyonlar yaşla birlikte birikirler. Yaşlanma ile birlikte mitokondriyal DNA’da (mtDNA) görülen oksidasyon, nükleer DNA’dakine göre çok daha ön plandadır. Bunun ana nedenleri mtDNA’nın nükleer DNA gibi histonlar tarafından korunmaması ve oksidan maddelerin temel üretim yerinin mitokondri olmasıdır. Bu mtDNA’da mutasyonların daha sık oluşmasına yol açar. mtDNA respiratuar zincirin proteinlerini kodladığından, mtDNA mutasyonu sonucunda elektron transferinde azalma olduğunda ROÜ üretimi artar ve böylece kısır bir döngü oluşur. Memelilerde mitokondriyal peroksit üretimi ile yaşam süresi arasında ters orantı olduğu tespit edilmiştir. Yaşlı farelerin fibroblastlarından mitokondri izole edilerek genç farelerin hücrelerine enjekte edildiğinde hızlı bir yaşlılık sürecinin ortaya çıktığı gözlemlenmiştir.

Mitokondrilerin oksidan madde üretimlerinin ölçülmesi teknik olarak oldukça zordur. Günümüzde bunun yerine oksidatif stresin biyolojik belirteçlerinin kullanılması tercih edilmektedir. Örneğin, yaşlılıkla ilişkili bazı hastalıkların patogenezinde önemli olan lipid peroksidasyonu, ekspire edilen havadaki etan ve pentan gibi biyolojik belirteçlerle tayin edilebilir. Ayrıca mitokondriyal gen ürünlerinden biri olan 16S rRNA oksidatif strese karşı çok hassastır. Yaşlanma ile birlikte 16S rRNA ekspresyonu yaşam süresi ile doğru orantılı olarak azalır. Bu nedenle, 16S rRNA da hücresel yaşlanmanın biyolojik belirteçlerinden biri olarak kullanılabilir.

ileProf. Dr. Mustafa SAYGIN

SOLUNUM OKULU (SİGARA VE KOAH)

Alınan tüm önlemler ve bilgilendirmelere rağmen sigaraya başlama yaşı giderek düşmektedir. Sigara tiryakiliği, en öldürücü toplumsal zehirlenme olayıdır. Ölüm, sigara yüzünden oluşan hastalıklar sonucu meydana gelir. İnsanları sigaraya bağımlı hale getiren madde ise nikotindir. Nikotin, kalp atışlarını hızlandırır, tansiyonu yükseltir, kanın pıhtılaşma riskini artırır.

Sigara dumanındaki karbon monoksit gazı, kanın oksijen taşıma kapasitesini azaltır, dokular yeterince oksijen alamadığından egzersizde çabuk yorulma ortaya çıkar. Her sigarada vücut için zehirli, tahriş edici, kanser yapıcı ya da kanserin ortaya çıkmasını kolaylaştırıcı 4000’den fazla kimyasal madde bulunmaktadır. Sigara dumanına maruz kalmak kalp hastalığı riskini % 25-30’a kadar, akciğer kanseri riskini % 20-30’a kadar artırmaktadır. Sigara; Akciğer kanseri ölümlerinin % 90’ından, tüm kanser ölümlerinin % 30’undan sorumludur. Sigara içmeyen ancak dumanına maruz kalanlarda akciğer kanseri riski 3 kat artmıştır. Sigara içenlerde akciğer kanseri dışında ağız, dil, dudak, gırtlak, yemek borusu, pankreas,  mesane, bobrek, prostat ve rahim ağzı kanseri riski 30 kat artmıştır. Sigara içilmesinin vücuttaki zararlı etkileri ise; mide kanseri ve mide ülseri, kemiklerde erime, damarlarda tıkanma, ciltte kırışıklıklar, parmaklarda sararma, kısırlık, çocuk düşürme, sağlıksız bebek doğurma, cinsel güç kaybı, kronik baş ağrısı ve diş eti hastalıklarına neden olmaktadır. Neden sigara içiyoruzun cevabı ise; tütün içerisindeki nikotin psikositümülan bir maddedir ve keyif verici etki de nikotine bağlıdır. Bağımlılık ortaya çıkarma özelliği açısından eroin, kokain ve alkolden hiç farkı yoktur. Sigarayı ilk kez deneyen her üç kişiden biri tek bir sigara ile bağımlı hale gelmektedir. İçilen ilk sigara henüz nikotinin etkileri bilinmediği için bu davranış nikotinin etkilerinden değil tamamen sosyal değerlerden dolayıdır. Dünyada toplam olarak 1.3 milyar kişi sigara içmektedir. Bu sayının en büyük bölümü Çin, Hindistan ve Endonezya’da bulunmaktadır. Dünyada sigara içenlerin üçte ikisi, Türkiye’nin de aralarında olduğu 10 ülkede yaşamaktadır. Türkiye’de 18 yaş ve üzeri sigara içme sıklığı %32,1’dir. Meslek grupları arasında öğretmenlerin sigara içme sıklığı ülke genelinde yapılan araştırmalara göre %32 ile %42.7 arasındadır. Adolesanlar arasında sigara kullanımı konusunda yapılan çeşitli çalışmalarda değişik yaşlarda sigara kullanım sıklığı erkeklerde %1.1 ile 52.4 arasında, kızlarda ise % 0.7 ile 21.1 arasında bulunmuştur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre; Dünya’da en büyük sağlık sorunu sigaradır. Sigara bağımlılığı bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Önlenebilir en önemli hastalık ve ölüm etkeni sigaradır. Bu nedenle toplumsal bilinci öncelikle öğretmenlerimize ve rol model olarak onların öğrencilerine katkı sağlayacağını düşünüyoruz.

Projemiz kapsamında milli eğitime bağlı okullarda ortaokul ve lise seviyesinde görevli 5 grupta toplam 250  öğretmene solunum okulunda eğitim verilmiştir. Proje sonunda katılan öğretmenlerimize sertifika verilerek, sigara konusundaki farkındalıklarını öğrencilerine aktarmaları istenmiştir.

Proje kapsamında bir çok disiplinden Öğretim Üyesi arkadaşlarım destek vermiştir. Burada hepsine tekrar teşekkür ediyorum.

Projemiz medya da da geniş yer bulmuştur. Bununla ilgili haberleri buradan okuyabilirsiniz.